Ã?ardak
Şimdi de saz ve kargıların oluşturduğu seyrek gölgede tütün dizmekte, uyuklamaktaydılar. Sıcak ve sessizlikâ?¦
Hava korkunÇ sıcaktı. Kupkuru,yalın bir sıcak. Yaz boyunca ancak birkaÇ kez esen lodos da o gün katkısını esirgemiyordu. Kavurucu güneşin, toz ve terin verdiği dayanılmaz sıkıntı yüzünden nefes almak bile Çok güÇtü. Sabahın dördünde kalkmışlar,saatlerce tarlada tütün kırmışlardı.
Şimdi de saz ve kargıların oluşturduğu seyrek gölgede tütün dizmekte, uyuklamaktaydılar. Sıcak ve sessizlik…
Cevdo: ”öğle vakti geldi geÇti. Ara verelim. Bir şeyler yiyelim.”Deyince Çocukları silkindiler, derin bir oh Çekip, ayağa fırladılar. Ağustos güneşinin dayanılmaz parıltısıyla gözleri kamaşarak,ateş kadar kızgın, kapkara toprakta yalınayak yürümeye Çabaladılar. Bugün güneş, tüm gökyüzünü kaplayacak kadar istekli ve Çalışkandı.
Lutviya: ”Uzaklaşmayın, öğle güneşinde gezmeyin, Çarpılırsınız. Gelin Çardağa! Bir şeyler hazırlıyorum, yemek yiyelim. ”Diye seslendi Çocuklarına. Çocuklar da tütün bulaşıklarını Çıkarmak iÇin ellerini önce toprakla ovdular. Çardağın önünde sabunlayıp,suyla yıkadılar, iÇeri girdiler.
Kasmo SEJKİC’in en büyük oğlu Cevdo’da Çocuk Çok, yoksulluk diz boyuydu. Kasmo Sarıkaya düzlüğündeki bu yedi dönümlük en verimli tarlasını, tütün dikmesi iÇin bir yıllığına oğlu Cevdo’ya vermişti. Bitişiğindeki diğer tarlasına da Kasmo kendisi pamuk ekmişti. üzüm bağı, elma, kayısı, incir ağaÇları da iÇindeydi. Cevdo’nun beş Çocuğu şanslıydılar. Bu yaz dedelerinin meyve ağaÇlarından, bağından yararlanacaklar, bol bol meyve yiyeceklerdi.
Cevdo, sazdan Çardağını da tarlanın bir kıyısına kurmuştu. Yazı burada tütünün başında geÇireceklerdi. Rüzgarlı havada, ortalık yerde ateş yakmak, yemek pişirmek Çok güÇtü. Karısı Lutviya da Çok şikayetÇiydi.
Yaratıcı zekasıyla kolay bir Çözüm buldu. Çardağın iÇine, girişte sağa, küÇük taşlarla üÇ karış yüksekliğinde bir ocak ördü. Gölgede ve kuytuda ateş yakıp, yemek pişirmek Çok kolay olacaktı karısı iÇin.
Lutviya öğle vakti, yeni öğrendiği menemen yemeğini pişirmek ve Çay demlemek iÇin ocağında, odunları tutuşturdu. Domates, biber ve yumurtaları almak üzere Çardağın diğer köşesine yürüdü. Çocukları da iÇeride oynuyor, yuvarlanıyorlardı. En büyükleri Zeki, okul Çantasını aÇmış, geÇen yılki kitaplarını, defterlerini karıştırıyordu. Köy ilkokulunda Çok başarılı bir öğrenci olduğu iÇin babası onu ödüllendirmişti. Sapsarı, altın renkli metalle kaplı, güzel bir okul Çantası almıştı. Bez torbadan kurtulmuştu Zeki. Çantasını Çok seviyor, yanından hiÇ ayırmıyordu. Cevdo da biraz ileride, ağaÇ gölgesinde bağlı ineğini ve danasını sulamaya gitmişti.
İşte nasıl olduysa o anda olmuştu. Lutviya elinde domates , biber ve yumurtalarla ocağın başına dönmüştü ki! Ocaktan sıÇrayan bir kıvılcım, uzanan bir alev, Çardağın sazlarını da tutuşturmuştu, Çardak yanıyordu…
“Çocuklaaarrr, dışarı kaÇın Çabuk!” diye haykırdı yırtınırcısına. Çocukların beşi de fırladılar, kendilerini dışarı attılar. ”Baba, baba yetiş! Yanıyor, yanıyor. ” diye bağrıştılar hep birlikte korkuyla, titreyerek. Lutviya da, alevlerin ulaşmak üzere olduğu Çardak kapısından son anda kendini dışarı atabildi. Ellerinde hala domatesler, biberler, yumurtalar…
Cevdo, yarışmacı bir atletin süratiyle koşarak Çardağın önüne yetişti. Artık her şey iÇin Çok geÇti. BirkaÇ dakika iÇinde olanlar olmuş, saz Çardak ÇarÇabuk bir alev topuna dönüşmüştü. İskeleti oluşturan direkler, iÇerideki yatak, yorgan ve Çamaşırlar, kilimler, hasırlar alev alev yanıyordu. KorkunÇ öğle sıcağı ile birleşen yangın öylesine cehennemi bir kızgınlık oluşturmuştu ki giysileri, derileri de tutuşacaktı neredeyse… Ailece koşuşarak on metrelerce geriye kaÇtılar.
Kısa sürede her şey yandı,kavruldu. Geriye sadece üzerinden kapkara dumanlar tüten küller kaldı. Ne yatak, ne yorgan, ne giysi, ne yiyecek ne de kap kacak kalmıştı. Kendileri de ortalık yerde ayakta yalınayak öylece şaşkın, ürkek, paniklemiş dikilip duruyorlardı. Zeki, altın renkli okul Çantasını hala sımsıkı elinde tutuyordu. Yangından kurtulan tek eşyaydı, sarı okul Çantası.
Çardaktan yükselen alevleri, dumanları gören, canhıraş feryatları işiten Sarıkaya’nın diğer sakinleri koşuştular. Ardından da haber alan Çakmaklılıların pek Çoğu. Herkes dumanlar tüten kül yığınının Çevresinde toplanmıştı. Her kafadan bir ses Çıkıyordu. Kadınlar ah vah edip dizlerini döverken,erkeklerin pek Çoğu Cevdo’yu eleştiriyorlardı.“HiÇ Çardağın iÇine ocak yapılır mı?” “Kızgın öğle sıcağında,Çardağın iÇinde ateş yakılır mı?” diyorlardı.
Bu kargaşa, hay huy iÇinde Kasmo’nun gür ve otoriter sesi duyuldu.“Hepimize büyük geÇmiş olsun! Herkes sağ salim kurtuldu. Canınıza bir şey olmadı ya, gerisi kolay! Zamanla her şey hallolur. Herkes sakin olsun!”
Bu yatıştırıcı konuşma herkesi kendisine getirmişti.Orta yerde kalakalmış,şaşkın,yoksul aileyi aralarına alarak hep birlikte Çakmaklı’ya yürüdüler.Cevdo,eşyasız bomboş evinin kapısını aÇtı.İÇeri girip Çıplak, tahta zemine oturdular…
Geleneksel Boşnak yardımseverliği, dayanışması yine kendini göstermişti. Herkes evine koştu. Kimi yatak, kimi yorgan, kimi hasır, kilim, giysi, Çamaşır, kap, tava, kaşık, yağ, un, şeker, odun nesi varsa kaptı, geldi. BirkaÇ kadın hep birlikte her şeyi yerli yerine yerleştirdi. Evi yaşanılır hale getirdi. Garip ailenin yüzü güldü, karamsar hava dağıldı. Yaşam kaldığı yerden yeniden devam etti.
Aradan bir iki yıl geÇmişti. Kasmo, hepsi de evli olan beş Çocuğuna da geÇimlerini temin etsinler diye, birer tarla verdi. En büyük oğlu Cevdo’ya da Baltacı Bağları ile Azmak arasında kalan Zeytinli Tepe ile kıraÇ tarlayı vermişti. Cevdo her yıl yaz başlamadan, Çardağını kuruyordu. Tütün dikip işliyor, yazlarını tarlasında geÇiriyordu. Çalışarak geÇen Çok yorucu bir günün sonunda, akşam yemeklerini Çardağın önündeki gölgelikte serili hasırın üzerinde yemişlerdi. Ardından, Çardaktaki cibinliğin iÇindeki yataklarına uzandılar. Cevdo bir süre sonra sigarasını alıp dışarı Çıktı.
Çok sıcak bir temmuz gecesiydi. Baştan aşağı karalara bürünmüş bir kadın gibi gecenin karanlığına gizlenmişti deniz, tütün tarlaları, söğüt ağaÇları, sazlık, küÇük tepeler ve her yan… Koyu kurşuni bir renk alıyordu ağzından, burnundan boğum boğum yükselen sigara dumanları. Bu gece nedense bir türlü uykusu gelmiyordu. Oysa ki sabahın dördünde erkenden kalkıp tütün kırmaya girişeceklerdi.
Çardağın önünde toprağa serili hasırın üzerine yanlamış, uzanmıştı. Dirseğinden bükülü sağ koluna başını dayamış, sigarasından asıldığı dumanları emip yutarcasına ciğerlerine Çekiyordu. Bu yoksulluğu nasıl yenebileceğini, beş Çocuğunu nasıl düzlüğe Çıkarabileceğini düşünüyor, Çareler arıyordu aklınca.
Başını dayadığı sağ eli yorulmuş,uyuşmuştu. Başını kaldırdı, sırt üstü uzandı hasıra. Uyuşuk sağ kolunu da hasırın üzerine bıraktı. Birden bileğinin biraz yukarısında bir iğne sokması, bir yanma duyumsadı. Hemen doğruldu, orayı kaşıdı. Yanındaki gazlı Çakmağı yaktı, hasıra, sağ kolunu uzattığı yere yanaştırdı. Kolu ile ezdiği kömür gibi simsiyah , küÇük bir örümcek gözüne ilişti. ”Eyvah, bu, zehirli karabüyü galiba! ” diye söylendi korkuyla. Çardağa girdi,amonyak şişesini aldı, sokulan yere sürdü… Panik iÇinde elli metre ötedeki Salko’nun Çardağına koştu, seslendi kardeşine. Alelacele giyindiler, gecenin yarısında, zifiri karanlıkta yaya yola düştüler.
Çanakkale –İzmir asfaltı iki kilometre ötedeydi. Oraya yaya ulaşıp bir taşıt bekleyeceklerdi. En yakın hastane Menemen’deydi. Kurtuluş bir an önce hastaneye ulaşabilmekte idi. Olabildiğince hızlı adımlarla yürüyorlardı. Azmağı, kumluğu geÇtiler. Cevdo gitgide yavaşladı, takattan düştü. İnliyor, bağırıyordu. Zehir, vücuduna yayılmış olmalıydı. Salko ağabeyini bazen sürükleyerek bazen taşıyarak, uzun uğraşlar sonucu, güÇ bela Nemrut’tan asfalta ulaştırabildi.
Asfalt yolun kıysında yere uzanan Cevdo, acılar iÇinde yuvarlanıyor, titriyor, inliyor, bağırıyor, ağlıyordu. ”Ben öleceğim. Beş Çocuğum babasız kalacak . Ne olacak halleri?” diye söyleniyordu hıÇkırıklara boğularak.
Salko gözü yolda , Aliağa yönünden bir taşıt gelmesi iÇin tanrıya yalvarıyor, bir yandan da ağabeyini teselli etmeye, tutmaya Çabalıyordu. Bu gece yarısında şansları güldü . Çok geÇmeden uzaktan bir taşıtın farlarından yayılan ışıklar göründü . Salko yolun ortasına fırladı. İki elini havaya kaldırıp, dur işareti verdi. Taşıt yavaşladı ve tam önlerinde durdu. Külüstür bir kamyondu bu. Cevdo’yu güÇlükle kasaya bindirdiler ve yola koyuldular. Salko ağabeyini Çok zor tutabiliyordu.
Vücuduna iyice yayılan zehirden kaynaklanan korkunÇ ve dayanılmaz acılarla kıvranıyor, bağırıyordu. Gediz nehri üzerindeki köprüden geÇerken kendini kamyon kasasından aşağı atmayı denedi bir ara. Ama kardeşi Salko’nun güÇlü kolları bir mengene gibi onu sıkmış, bırakmıyordu.
Yarım saat sora Menemen Devlet Hastanesi’nin kapısındaydılar. Cevdo’yu zorlukla kamyondan indirip, hastane avlusuna soktular. Salko bir bankın üzerine uzattı ağabeyini. İÇeri, görevlilere haber vermeye koştu. Geri geldiğinde ağabeyi kendini banktan aşağı atmış debeleniyor, bina kapısına doğru canhıraş feryatlarla yuvarlanıyordu…
Hastabakıcı ile birlikte zor zaptettiler, hastane binasından iÇeri aldılar, bir yatağa yatırdılar. Cevdo Çektiği acılardan, zehirin etkisinden mosmor kesilmişti. Tir tir titriyordu hasta yatağında. Alelacele gelen hekim enjektörle gerekli miktarda panzehiri zerketti.
Gitgide acılarının azaldığını, rahat nefes aldığını duyumsadı. Gözlerini yumdu… Acaba kurtulacak mıydı? Tanrı onu Çocuklarına bağışlayacak mıydı? Yaşama umudu iyice yeşermişti. Her şeye karşın yaşamak Çok güzeldi doğrusu. ölümün soğuk nefesini bir süre duyumsadıktan sonra , yaşam daha da bir anlam kazanıyordu.
Bir hafta kadar hastanede kalan Cevdo ölümden dönmüştü. Karabüyünün zehirinin etkisiyle vücudundaki tüylerin büyük Çoğunluğu dökülmüştü. Yüzünde, cildinde oluşan morluklar ise yavaş yavaş yok oluyor, normale dönüyordu.
Hastanede kaldığı günlerde uzun uzun, enine boyuna geleceğini düşünmüştü.Babasının kendisine verdiği Zeytinli Tepe ve kıraÇ tarla neredeyse ölümüne sebep oluyordu.Kızgın yaz günlerinde her taşın altında karabüyüler,sarıbüyüler,yılanlar cirit atıyordu.Yıllardır yaz mevsimlerini burada kurduğu Çardakta geÇirmişti.KüÇücük Çocuklarının bu zehirliler tarafından sokulmaması büyük bir şanstı.
Hastane dönüşünde Çardaktaki eşyalarını toplayıp Çakmaklı’daki evlerine taşındılar.Tütün kırma ve dizme işlerini köyden tarlaya gelip giderek sürdürdüler.Yaz mevsimi geldi, geÇti… Tütün işi de bitmişti.
Bir araya gelip sohbet ettikleri bir gün, kardeşi Salko’ya düşüncelerini aÇıkladı. Zeytinli Tepe ile kıraÇ tarlasını ilk alıcı Çıktığında satacaktı. Orayı gözden Çıkarmıştı. Allah ona ve ailesine başka yerden nafaka nasip edecekti inşallah…
Bir gece evinde yatağına uzanmış düşünüyordu. Birincide Çardağı, her şeyi yanmıştı. Eşi ve Çocukları canlarını zor kurtarmışlardı. İkincide de kendisi ölümden dönmüştü. Çekirge iki kez sıÇramış, kurtulmuştu. üÇüncüyü denememeliydi. Bu iki olayı da ilahi bir uyarı olarak algıladı. Bu uyarılara kulak verecekti. Bir daha asla Çardak kurup, köyünden Çıkmayacaktı. Böylesine acı olaylar yaşamayacaktı. Son olsundu inşallah! Gelecekteki şanslı, sağlıklı ve mutlu günlerini düşlerken gözleri yavaş yavaş kapandı,uykuya daldı…
Zekeriya Yavuz (Sejkic)
zekeriyayavuz@bosnasancak.net



del.icio.us
Digg
Yorumlar (3 Yorum Eklendi):
Yorumunuzu Ekleyin