Kirpi
Gece boyunca öylesine deliksiz, kesintisiz bir uyku Çekti ki, bütün bir yılın yorgunluğunu üzerinden atmışÇasına erkenden uyandı. Kapıyı yavaşÇa aÇıp, taş merdivenlerden aşağı indi. Dışarıda, tek başına uzun uzun öten bir horozun güzel sesi yavaşladı, yavaşladı duyulmaz oldu. Tertemiz, masmavi havayı iÇine Çekince, Çakmaklı’nın bütün güzellikleri, huzuru kalbine doldu. Bu yaz sabahında, gökyüzü; sıcak havanın üstüne gerili, koyu mavi, pırıl pırıldı. Nabzı atan derin sessizliği, inanılmaz durgunluğu, hareketsizliği duyumsadı. üzerine Çöken ıssızlıkla barışmak istercesine Çevresine bakındı, erkenden kalkıp denize doğru yönelen balıkÇılarla göz göze geldi.
Selamlaştılar; arkalarından "Hajde rast gele!" Diye bağırdı.
Zeki öğretmen, İzmir Karşıyaka’da bir okulda görevliydi. Evliydi. İki oğlu vardı. Eşi ev hanımıydı. Ailesini geÇindirmek iÇin Çok Çalışmak zorundaydı. Çok yoğun bir öğretim yılı geÇirmişti. Boş zamanlarında da el topu Çalıştırıcılığı ve hakemliği yapmıştı. Bunun yanında özel İngilizce dersler de vermişti. Bu yoğun tempo iÇerisinde okulunu, derslerini hiÇ aksatmamıştı. Her gün sabah yedide evden Çıkmış, gece onda dönmüştü. Fiziksel ve zihinsel olarak Çok yorulmuştu.
Doğduğu, Çocukluğunu yaşadığı güzel köyü Çakmaklı’ya gelmişti. Yaz tatilinin bir bölümünü köyünde geÇirecekti. Eşi ve iki oğlu da yanındaydı. Büyük dede Kasmo Sejkic’ten yadigar taş evlerine yerleşti. Babası, annesi de oradaydı. KüÇücük evlerinde hep birlikteydiler. Kalabalıktılar ama mutluydular. Başka seÇeneği de yoktu tatil iÇin.
İşte her günkü gibi yine erken kalkmıştı. Balık avlamaya gidecekti. Misinalarının bulunduğu sepeti aldı eline. İÇine bir şişe de su koydu. Aşağıya, denize doğru yola koyuldu. Sabahın erken saatlerinde Çok güzel olurdu deniz. Çarşaf gibiydi, kıpırtısız, sakin. Sahilden, Karacadağ’ın eteklerine doğru tırmanmaya başladı. Çalılıklar arasından ilerledi. Spila Kayası’nı, Yeşil Burun’u geÇti. Masmavi denize, uzaklara baktı. Midilli Adası görülebiliyordu. Yeşil Çalılıklardan yükselen kokulara denizin iyotlu havası da karışmıştı. Ciğerlerine Çekti doyasıya.
"Her şey ne güzel. Umarım balıktan yana da şansım olur." diye söylendi.
Aşağıya, Güvercin Kayaları’na indi. Misinalarını Çıkardı. Kayalardan kabuklu canlılar topladı. Kabuklarını taşla kırdı. İÇlerini yem olarak oltaya taktı. Denize salladı. Nasibi boldu. Ortalık balık kaynıyordu. Oltadan Çıkarıp sepete attığı her balık Çırpınıyor, Çırpınıyor ve sonunda ölüyordu. Başka bir canlıyı yiyerek, yok ederek sürdürülebiliyordu yaşam. Doğada denge böyle sağlanabiliyordu. Böyle kurulmuştu düzen. Yaşamı sürdürmenin bir başka yolu yok muydu acaba? Vejeteryanlık Çözümün bir başlangıcı olabilir miydi? Hem balık avladı hem bunları düşündü Zeki.
BirkaÇ saat iÇinde iki kiloya yakın balık tutmuştu. Perdika, ganos , gelin, ısparoz, karagöz, lidaki. Çeşitli balıklar. Çok iri değillerdi. Ama olsundu. Akşam yiyecekleri balığı yakalamıştı. Misinalarını topladı, sepete yerleştirdi. Geldiği yoldan geriye, köyüne yürüdü. Keyifliydi. Eve eli boş dönmüyordu. Başarmanın verdiği hazla evine Çabucak ulaştı. Yükselen güneşi, yaz sıcağını duyumsamamıştı hiÇ.
Hayret! Evden hiÇ kimse onu karşılamaya Çıkmamıştı. Her seferinde koşan, kucağına atlayan oğulları da görünmemişti. Bunda bir iş vardı. "Hayırdır inşallah! " diyerek tedirgin girdi eve. Babası, annesi, eşi ve oğulları hepsi de oturuyorlardı. Sorgulayan bakışlarını gezdirdi üzerlerinde. Babası anlattı:
"Gazanfer, amcasının eşeğini yolun kıyısındaki alÇak duvarın kıyısına yanaştırmış. Duvarından semersiz eşeğe binmek isterken, üzerinden aşıp, yere baş üstü Çakılmış. Şükür ki düştüğü yer yumuşak toprakmış. Biraz sersemlemiş bir halde eve getirdik. Şu an Çok iyi. Dinleniyor. Birlikte oturuyoruz."
Çok üzülmüştü oğlu iÇin. Bir ara küÇük oğlu Bülent takıldı gözüne. Başında yapışık, sarı sarı küÇücük yumrular vardı.
"Sana ne oldu? Gel yanıma bakayım." diye seslendi.
Bülent’in deniz suyuna alerjisi vardı. Denizden Çıktığında cildinde alerjik kabartılar oluşurdu. Duştan sonra kaybolurdu Çoğu. Yalnızca başındakiler, saÇlarının arasındakiler geÇmezdi günlerce. Büyük halası başındaki alerjik kabartıları yolmuştu. Ahırdaki yıllanmış direklerin Çürümüş, ufalanmış yerlerinden aldığı talaşımsı tozları getirip üstlerine yapıştırmıştı. Çok iyi geleceğini söyleyip gitmişti.
Zeki öğretmen hayret etmişti. İnsanlar bu Çağda hâlâ kocakarı ilaÇlarından medet mi umuyorlardı? Çok yol katetmeleri gerektiğini düşündü. özellikle eğitim aÇısından.
Oğlunun başını temizledi. İzmir’den beraberinde getirdiği cilt merhemini buldu. Bülent’in başına sürdü. Neşesi kaÇmış, sıkılmıştı. Evden dışarı Çıktı. Arkadaşı İbro yoldaydı. Her zamanki neşeli haliyle selâm verdi. Zeki’nin yüzünden düşen bin parÇaydı. İbro anlamıştı. "Gel arkadaşım, Recuka’nın kahvesine gidelim. Hem sohbet ederiz; hem de Çay iÇeriz; aÇılırsın biraz." dedi. Birlikte kahveye girdiler. Bir masada Hasko, tek başınaydı. Çok abartılı olaylar anlatır, hayalle gerÇeği karıştırırdı sanki. Selâm verip yanına oturdular. İbro:
" üstad, Çaylar, sigaralar bizden. Yalnız sohbet, muhabbet senden.. Haydi anlat bakalım."
Her zaman anlatan Hasko nedense konuşmaya pek hevesli değildi. Çayını, sigarasını iÇiyor ama sessizliğini koruyordu. O arada bakkal Rizo ile Zoro da geldiler, selâm verip yanlarına oturdular. Rizo konuşmaya başladı: "Mademki üstat konuşmuyor, ben size bugün başıma geleni anlatayım. Sabah FoÇa’ya gitmiştim. İşlerimi bitirdikten sonra dinlenmek iÇin belediye gazinosunun bahÇesine girdim. Bir de ne göreyim! Dev gibi bir adam oturuyor. Elindeki Çok uzun saplı sazı Çalıyor. Adamın bilek kalınlığındaki kapkara bıyıkları sağa sola birer metre uzamış. İşin garibi, sazın uzun sapının ucundaki püskül şemsiye gibi aÇılmış. Püskülün gölgesine birisi masasını kurmuş alem yapıyordu."
Hasko kıpırdadı. Havaya girmişti. Anlatacaktı besbelli.
"GeÇenlerde bir akşam tüfeğimi aldım. Tavşan beklemeye gideyim dedim. Karacadağ’a doğru yürüdüm. Yokuşun başında, soldaki incirlerin altında bir hışırtı, bir kıpırtı sezer gibi oldum. Tüfeğimi doğrulttum. Çökerek, sürünerek bir tilki gibi sessizce, incirlere yaklaştım. Başımı kaldırıp hışırtının geldiği yere baktım. Gözlerime inanamadım. Bir kirpi vardı incirlerin altında. AğaÇtan dökülen olgun incirler sergi gibi yatıyordu yerde. Kirpi de sırt üstü yattı. Çalkaladı, sağa-sola hareketlendi bir süre. Döndü, ayaklarının üzerine doğruldu. Yürüdü gitti. Sırtındaki dikenlerde takılı onlarca inciri yuvasına, yavrularına götürüyordu."
Zoro söze girdi sabırsızlıkla: "Benim evin bahÇesinde bir kümesim ve sekiz tavuğum var. BirkaÇ gündür follukta tek yumurta bulamıyoruz. Bir hırsızın Çaldığına emindim. Dün evden ayrılmadık. Tavuklarımız gündüz yumurtladılar. Saydım, tam yedi yumurta vardı. Follukta bıraktım yumurtaları. Gece oldu. Saatler ilerledi. Ben gizlendim. Nöbetteyim. Bir hışırtı oldu. Hıh, şimdi hırsızı yakaladım diye sevindim. Bir de ne göreyim? Bir kirpi. Folluğa girip sırt üstü yattı. Düz döndü ve Çıkıp gitti. Sırtındaki dikenlerde yedi yumurta takılıydı."
Kahvedekilerin hepsi gülümseyerek sessizce dinlemişlerdi. Köyün zararsız meczubu Kero, ayağa fırladı. Bağırdı birden:
" Bu adamlar düpedüz yalan söylüyorlar yahu".
"Ako sam Bosnjak, nisam ahmak! " Dedi ve Çıktı gitti. Kahkahalar kahveden sokaklara taştı.
Zeki düşündü. Bir anlamda haklıydı Kero. öykülerdeki abartının dozu Çok fazlaya kaÇmıştı doğrusu. Ama kimbilir, belki de anlatanlar haklıydı. Yaşamda gerÇekle düş, abartıyla tevazu bazen birbirine karışırdı. Hepsi gerÇek sanılırdı. İnsanlar güler, rahatlardı.
Zeki de gülmüş, rahatlamıştı. Evine doğru ağır ağır yürüdü. Kızartılmış balık kokusu geldi burnuna. İyice acıktığını fark etti. Vejeteryan olmak her halde Çok zor bir işti.
Eşi Nazike Hanım’ın kızarttığı balıklar onu bekliyordu.
Zekeriya YAVUZ / zekeriyayavuz@bosnasancak.net



del.icio.us
Digg
Yorumlar (1 Yorum Eklendi):
Kaleminiz daim olsun.
Yorumunuzu Ekleyin