YÜZYILLIK HASRET -1 (Zekeriya YAVUZ)
Büyük dedeleri Ahmo SejkiÇ yaklaşık yüz yıl önce Bosna'dan Anadolu'ya göÇ edip yerleşmişti. Daha sonraki yıllarda oğlu Kasmo ile birlikte Osmanlı Ordusu'na asker olarak alınmışlardı. Baba, oğul birbirlerinden ayrı birliklerde, doğu cephesinde savaşa katılmışlardı.
Yıllar sonra, savaş bitiminde Kasmo sağ, salim annesi ve kız kardeşlerinin yanına dönmüştü. Ama babası, ne yazık ki bir daha geri gelmemişti. O da doğu cephesinde şehit olan, yüz binlerce isimsiz kahramanlardan biri olarak, milletimizin kalbindeki mümtaz yerini almıştı.
Kasmo, yaşadığı uzun yıllar boyunca, yaşamının en mutlu dönemi olan çocukluk günlerini geçirdiği, Bosna’daki köyü Orahova’yı hiç unutmadı. Çocuklarına, torunlarına yıllarca Bosna’yı, Orahova’yı anlattı. Gözleri yaşlı, özlemle, hasretle… Yoksulluk ve olanaksızlık nedeniyle bir kez olsun Bosna’ya gidemedi. Doğup büyüdüğü, çocukluğunu yaşadığı Orahova’yı bir daha hiç göremedi. Hasret içinde, köyünü sayıklayarak, yetmiş dört yaşında hakkın rahmetine kavuştu. Cenazesi, Çakmaklı mezarlığına defnedildi. Nur içinde yatsın!
Kasmo’nun beş çocuğundan hiç birisine de Bosna’ya gidip dedelerinin, babalarının doğup büyüdüğü toprakları görmek nasip olmamıştı. İnşallah torunlarına nasip olurdu!
Kasmo’nun torunlarından Zeki ile Fikret bir gün oturmuşlar sohbet ediyorlardı. Söz dönmüş, dolaşmış dedelerine, oradan da Bosna’ya gelmişti. Bosna’da son yıllarda yaşanan iç savaşı, Sırpların ve Hırvatların, Müslüman Boşnaklara uyguladıkları vahşi soykırımı üzüntüyle andılar.
Acaba dedelerinin köyü Orahova’da şu anda Müslüman Boşnaklar yaşıyorlar mıydı? İç savaş sonrasında kendi soylarından, SEJKİÇ sülalesinden sağ kalan var mıydı? Bu sorulara yanıt alabilmek, dedelerinin topraklarını görebilmek isteği iyice depreşti, dizginlenemez boyutlara vardı. Eşlerinin de katılımı ile pasaport işlemlerini başlatmayı ve haziran ayında da Bosna Hersek’e gitmeyi kararlaştırdılar.
Gradişka’dan göç eden rahmetli Salih Beşiç’in torunu, dayılarının oğlu Zekai de onlara katılacağını bildirince, bir minibüsle hep birlikte gitmeyi uygun buldular. Yirmi haziran akşamı Akçay’da Fikret’in evinde buluştular. Zeki ve eşi Nazike; Kozak Yaylası’ndaki yazlık evlerinden, Zekai ve eşi Safiye de Çakmaklı’dan Akçay’a geldiler. Fikret’in evinde akşam yemeğini yedikten sonra valizlerini Zekai’nin minibüsüne yerleştirdiler. Fikret, eşi Sermin, kızı Sezen ile birlikte yedi kişilik bir kafile oluşturmuşlar ve gece saat on birde yola çıkmışlardı.
Sermin Hanım, evinde konuklarına nefis bir akşam yemeği sunduğu gibi, yolculuk süresince yemek için, birkaç tepsi değişik türde enfes Boşnak börekleri de hazırlamıştı. Edremit’in leziz yeşil zeytinlerine, Nazike Hanım’ın lezzetli poğaçaları, Kozak’ın yeşil erikleri ve Bergama leblebileri de eklenince iki gün dışarıda yemek yemek gereksinmesi duymamışlardı.
Sabah saat beşte Edirne’yi geçip Bulgaristan sınır kapısına varmışlardı. Pasaport ve kimlik kontrolleri ile diğer işlemler bittikten sonra saat yedide Bulgaristan topraklarında ilerliyorlardı. Fikret minibüsün direksiyonundaydı. Diğerleri dikkatle ve ilgiyle yol boyu, çevreyi inceliyorlardı.
İlkbaharın sonuydu, her taraf yemyeşildi. En çok dikkat çeken şey, verimli ovalardaki pek çok tarlanın ekili olmayışı idi. Otlak, çayır yapılmıştı o güzelim tarlalar. Ürün yetiştirmeye gereksinmeleri mi yoktu Bulgarların? Kim bilir? Sosyalist yönetim döneminde çok mu çalışmış, yorulmuştu köylüler? Bıkkınlık mı gelmişti? Şimdi özgürlüklerini dinlenerek, tembellik ederek mi kullanıyorlardı?
Yolların durumu da hiç iç açıcı değildi. Tüm Avrupa ülkelerini, Türkiye’ye ve orta doğuya bağlayan transit yol böyle mi olmalıydı? Yolun sadece Svilengrad ile Sofya arasındaki bölümü, ikişer şerit gidiş geliş ayrı, otobandı. Sırbistan’ın Niş sınır kapısına kadar yol, Türkiye’deki köy yolları gibi dar, virajlı, eskimiş yamalı asfaltları ile çok bakımsızdı. Trafikte seyreden elli yıllık eski, külüstür taşıtlar da hemen göze çarpıyordu. Yol üzerinde restoran ve dinlenme tesislerinin hiç yok denecek kadar az olması da dikkat çekiciydi. Avrupa Birliği’ne alınmak üzere olan bir ülkenin bu geri kalmış görünümü şoka uğratmıştı hepsini.
Haklarında birçok olumsuzluklar işittikleri Bulgar polisi ile hiç karşılaşmamış olmanın mutluluğu ile Sırbistan sınırına yaklaşıyorlardı ki aniden yola fırlayan bir polis “Dur, sağa yanaş” işareti vermişti. Durmuşlardı. Bulgar polis yarım yamalak Türkçesi ile Fikret’e konuşmuştu: “Komşi, sen gitti yetmiş iki km. Çok fazla! Şofor kim? Sen gel karakol!”
Fikret, ehliyet ve ruhsat elinde, polisle birlikte karakola girmiş ve iki dakika sonra sırıtarak geri gelmişti. Sadece on euro verdiğini, polisin kendisinin sırtını sıvazlayarak: “Fikret sen çok iyi arkadaş!” dediğini ve evraklarını geri verdiğini söyleyince hepsi gülümsemişlerdi.
Sırbistan sınır kapısında da iki saat beklemişlerdi kontrollerin yapılması için. Niş’e doğru ilerlerken pek çok şeyin değiştiğini duyumsadılar. Yollar otobandı, Bulgaristan’dan çok daha bakımlı ve temizdi. Yol boyunca mola verilecek, yemek yenecek tesislere rastlanıyordu. Hepsi Boşnakça bildikleri için Sırplarla anlaşmakta da zorluk çekmiyorlardı. Yolculukları daha rahat ve neşeli geçiyordu.
Niş’i henüz geçmişlerdi ki yolun sağ tarafında, üç yüz metre kadar uzaklıkta, dikdörtgen şeklinde, siyah paketlere benzer sıra, sıra duran şeyler göründü. Zeki, görme özürlüler gibi, saçma yorumunu patlattı. “Bunlar, eski metallerin pres edilmiş kolileri. Yeniden değerlendirilmek üzere fabrikalara götürülmeyi bekliyorlar.”
Oysa Safiye Hanım doğruyu söylüyordu. “Onlar, Hiristiyanların mezar taşları. Orası da mezarlık.” Zeki’nin enfes yorumu hepsinin epey gülüşmesine neden olmuştu…
Tuna Nehri’nin iki yakasında uzanan, başkent Belgrat da bir başka güzeldi, etkileyiciydi. Her yan buram, buram tarih kokmaktaydı. Kaldıkları otelin adı Balkan Oteliydi. Karşısında da Osmanlı Oteli yer almaktaydı. Şehrin tam merkezinde bu isimlerle karşılaşacaklarını hiç ummamışlardı doğrusu. Sırpların nasıl olup da Osmanlı adına tahammül edebildiklerine şaşıp kalmışlardı. Skadarlija Ulica da çok ilginç gelmişti. Caddenin tamamını sağlı sollu uzanan restoranlar oluşturmuştu. Caddenin ve lokantaların temizliği, yemeklerin lezzeti, kemancıların çaldığı müzik hepsini etkilemişti.
Ana caddedeki pek çok binanın en üst katlarında heykellerin yer alması da çok değişikti. Caddenin sonundaki parkta kurulu bir sahnede çalan müziğe de kulakları çok aşinaydı. Ut, klarnet, keman, darbuka gibi tanıdık sazların çaldığı şarkının nakaratında “Aman, aman, aman!” sözcüklerinin Türkçe söylenmesi de çok hoşlarına gitmişti. Beş yüz yıllık Osmanlı egemenliğinin etkilerini, Sırplar demek ki hala silememişlerdi.
Sırbistan- Hırvatistan sınırında da fazla vakit kaybetmediler. Akşam olmak üzereyken Hırvatistan – Bosna Hersek sınırındaydılar. Kısa süren bir bekleyişten sonra işlemlerin bitmesiyle Bosna topraklarında yol almaya başlamışlardı. Hepsini bir heyecan, merak sarmıştı. Çevreyi daha bir dikkatle, araştıran, meraklı gözlerle izliyorlardı.
Modriça, Doboj, Maglaj, Zavidoviçi, Zepçe, Zenica, Kakanj üzerinden gece yarısı Sarajevo’ya ulaştılar. Yol yorgunluğu, uykusuzluk ve gece karanlığı geçtikleri yerleri, kentleri doğru dürüst görmelerine imkan tanımamıştı. Ama olsundu. Bosna’nın başkentinde olmanın heyecanı, mutluluğu, sevinci bir başkaydı doğrusu. Hiç bilmediği, tanımadığı bir ülkede, gürül, gürül akan Reka Bosna boyunca uzanan, dar ve virajlı bir yolda, gece karanlığında, hiç hız kesmeden böylesine başarılı araba kullanan, hepsini sağ salim, kazasız belasız Sarajevo’ya ulaştıran Fikret’e teşekkürlerini ve takdir duygularını iletmişlerdi.
Kendilerine uygun bir otel bulup, uzanmak, dinlenmek arzusuyla, Sarajevo caddelerinde bilinçsizce dolaşırlarken, Fikret kırmızı ışık ihlali yapmıştı. Gece saat birde Bosna trafik polisi sanki onları özel gözetliyormuşçasına düdüklerini öttürerek yanlarında bitivermişti. Sağa yanaşıp durdular çaresiz.
Boşnak polis hiç de kibar bir ev sahibi gibi davranmıyor, bağırıp çağırıyordu. Hepsi donakalmışlardı.
* “Vi njisi te priçekali zeleno. Preşli site na cırveno.” (1)
Fikret ve Zeki yine birlikte aşağı inmişlerdi. Fikret elinde belgelerle, polis aracına doğru tek başına yürümüş, Türkiye’den geldiklerini, aslen Bosna’lı olduklarını, otel aradıklarını, yol yorgunluğu nedeniyle bu dikkatsizliği yaptığını belirtip özür dilemiş, anlayış göstermelerini rica ederek, ellerine de on euro sıkıştırmıştı.
Polislerin tavırları bir anda değişmiş ve önlerinden giderek, otele kadar da refakat etmişlerdi. Hotel Exclusive’de yer bulup yerleşmişlerdi. Yatağa uzandığı gibi uyuduğunu söylemişti sabah kahvaltısında her biri. Otelde her şey gerçekten mükemmeldi. Fakat fiyatı kendileri için çok yüksekti. İki kişilik bir odanın bir gecelik ücreti iki yüz kırk Euro idi. Kahvaltı sonrası odalarını boşaltıp daha uygun bir otel bulmak üzere ayrılıyorlardı ki otelden çıkan birinin kendilerine Türkçe seslendiğini görünce şaşırdılar. Otelin ortağı, İstanbul’lu Can Bey’di yanlarına gelen.
Can Bey’in fiyatı yüz seksen Euro’ya indirmesi ve ısrarları sonunda, yeniden boşalttıkları odalara yerleştiler. Aşağı inip iki taksiye bindiler, Başçarşiya’da indiler. Camileri, eski çarşıyı, çeşmeyi, bezistanı, pazar yerini ve müzeyi gezdiler. Alışveriş ettiler. Hediyelik eşya olarak, en çok tercih ettikleri, bakırcılardan Bosna’ya özgü bakır kahve takımları ile giyim eşyası satan mağazalardan göğüsleri ve sırtları Sarajevo – Bosna i Herzegovina yazılı tişörtler olmuştu. Eski Galatasaray’lı Tarık Hodziç’in kebap salonunda yedikleri öğle yemeğindeki kebapların tadı da enfesti gerçekten. Halkın ve esnafın kendilerinin Türkiye’den geldiklerini ve Boşnak asıllı olduklarını öğrenince ne kadar cana yakın ve sevecen davrandıkları, ilgilendikleri anlatılamazdı. Bu arada Zekai ile Safiye’nin konuştukları, yarısı Boşnakça, yarısı Türkçe, karma dili hepsi ilgiyle ve tebessümle dinlemişlerdi.
Akşam yaklaşmıştı. Vrela Bosna denilen, her tarafından sular akan, Sarajevo’nun en yeşil, en güzel piknik alanına gitmişlerdi. Gün boyunca gelen gidenlerin bıraktıkları çöp yığınları ve kirlilikle karşılaşacaklarından endişe duymuşlardı. Çünkü Türkiye’de, akşam vakti, piknik alanlarının ne kadar berbat durumda terk edildiğini hepsi çok iyi biliyorlardı. Piknik alanı hiç de umdukları gibi değildi. Her taraf pırıl pırıl, tertemizdi. Sanki gün boyu hiç kimse gelip gitmemişti. Tek bir çöp, tek bir sigara izmariti dahi yerlere atılmamıştı. Hayran kalmışlardı. Zaten Bosna’da kaldıkları bir hafta süresince yerlere çöp atan, tüküren, çevresini kirleten tek bir kişi görmemişlerdi. Böylesine temiz ve çevre bilinci gelişmiş insanlarla aynı kanı taşıyor olmaları bir kat daha gururlandırmıştı hepsini.
Üçüncü gün toparlanıp otelden ayrılmışlar, Mostar’a gidiyorlardı. Konjiç, Jablanica yol üzerindeki yerleşim alanlarıydı. Her yer ormanlarla kaplı, her taraf yemyeşildi. Akarsuların bolluğu, sık, sık yağan yağmurlar da bir başka özelliğiydi Bosna’nın. Zaten gördükleri bütün kentlerin ortasından mutlaka bir akarsu geçiyor ve kenti ikiye bölüyordu.
Mostar’ın orta yerindeki küçücük meydandaki kafeteryada rastladıkları rehber Süleyman, onları doğru Salko’nun pansiyonuna götürmüştü. Küçük, sade, gösterişsiz ama çok temiz, bakımlı ve rahat olan bu yerin fiyatı da Sarajevo’dakinin üçte biri kadardı. Bitişiğinde bulunan lokantada da çok nefis yemekleri, kebapları yarı fiyatına yemek fırsatını bulmuşlardı. Lokantayı işleten de, aşçı da, garsonlar da hepsi bayandı. Görevli tek erkek olmaması da onlar için alışılmadık bir durumdu.
Salko, Mostar’da herkesin saygı duyduğu ve çekindiği büyük bir savaş kahramanıydı. İç savaş sırasında birçok kez yaralanmış, ölümlerden dönmüştü. İyileşir iyileşmez yeniden cepheye koşmuştu. Vücudunun her tarafında görülen bu kurşun yaralarını gururla taşıyan, uzun boylu, iri yarı, saygın bir gaziydi şimdi o.
Lobide ilk tanıştıklarında, Zeki ondan çok etkilenmişti. İç savaşın ilk günlerinde, hazırlıksız yakalanan Boşnaklar, silahsız, cephanesiz kendilerini nasıl savunmuşlardı? Salko, ellerinde bıçak ve benzeri kesici aletlerle, Hırvat mevzilerine, geceleyin düzenledikleri ani baskınlarla ele geçirdikleri silah ve cephane ile kendilerini savunmaya çalıştıklarını anlatmıştı. Hırvatistan’ın desteklediği Hırvatlar bir yandan, Sırbistan’ın desteğindeki Sırplar diğer yandan saldırmışlardı Mostar’a. Uzun menzilli toplarla, tanklarla hatta bazen uçak desteğiyle sürdürülen bu yoğun saldırılara karşı iki ateş arasında kalmalarına rağmen aylarca, yıllarca kahramanca çarpışmışlar, Mostar’ı savunmuşlardı. Türkiye’nin umdukları ölçüde kendilerine yardım edemeyişi nedeniyle, Salko’nun oldukça buruk ve kırgın olduğu da gözden kaçmıyordu. O sırada Türkiye Başbakanı’nın, kendilerinin düşmanı olan Hırvatistan’ı ziyaret etmesi, daha da üzmüştü onu.
Mostar, küçük bir kentti. Tam bir Osmanlı mirasıydı geçmişten bu günlere. İzmir’in Kemeraltı çarşısındaki küçücük dükkanlar burada da yan yana uzanmaktaydı. Hepsi de Osmanlı döneminden kalmış, birbirlerine yakın, pek çok camiyi görmek de mutlu etmişti onları. En çok görmek istedikleri, sabırsızlıkla ona koştukları, Mostar’ın simgesi; tarihi, muhteşem köprünün önündeydiler sonunda. İç savaş sırasında Hırvat topçusunun yıktığı bu tarihi köprüyü, T.C. Devleti yeniden inşa etmiş, hizmete açmıştı. Aralarında Japonların da bulunduğu turist kafileleri köprünün her yanını doldurmuşlardı. Mayolarını giymiş iki Boşnak genci köprünün en yüksek yerinde bekliyordu. Sırayla, biri parayı topluyor, diğeri o yükseklikten aşağıdaki buz gibi suya çivileme atlıyordu. Turistler de ellerindeki kameralarla bu anı çekmeye çalışıyorlardı. Yirmi Dolar tamamlanmadan atlayışı gerçekleştirmiyorlardı.
Kentin hemen dışında, Boşnakların Tekija dedikleri tekke de kesinlikle görülmeliydi. Tekke’nin yanı başında dağın altından çıkan ve bir akarsuyu andıran bol ve güçlü su da apayrı bir güzellik katıyordu çevreye. Yirmi km uzaklıktaki Potiçelli köyü de bir başka güzellik taşıyordu. En yüksekten aşağı baktığında, insan kendini, gökyüzünde sabit duran bir uçakta hissediyor, başı dönüyordu.
Akşam yemeğini yemek üzere otelden dışarı çıkmışlar, otelin yanı başındaki lokantaya girmişlerdi. Her yanda televizyonlar açılmış, bir futbol karşılaşması izleniyordu. İki bin altı yılı dünya kupası futbol maçları oynanmaktaydı. Yemeğin sonlarına doğru, çok büyük sevinç naraları, alkışlar işittiklerinde, merak edip öğrenmişlerdi. Avustralya, Hırvatistan’ı yenmiş ve elemişti. Boşnaklar, düşmanları Hırvat’ların yenilgisine seviniyorlardı. Arabaların klakson sesleri ve tezahüratlardan, Hırvatların yenilgisini kutlama konvoylarının oluşturulduğunu da anlamışlardı.
Lokantanın dışına çıktıklarında, bir otomobilden sarkan gencin, büyük bir Türk Bayrağı’nı elbise gibi vücudunun her yanına sardığını ve konvoya katıldığını sevinerek görmüşlerdi. Onu ve arkadaşlarını Türk sanmışlardı. Yol kıyısında hep birlikte alkışlayıp Türkiye diye bağırdıklarında, otomobil tam önlerinde durmuş, al bayrağımıza sarılı genç, belki de bildiği tek Türkçe sözle, “Hoş geldiniz!” demiş, kendilerinin Türkçe sorularına:
*“Ja sam Bosnjak, neznam da Turski priçam.” diye karşılık vermişti. (2)
Türk Bayrağı’na ve Türklere bu denli yürekten bağlılığa gözleriyle tanık olmanın gururunu ve mutluluğunu duyumsadılar her biri. Hep birlikte otellerine girdiler. En arkada kalan Zeki, lobide oturan Salko’yu görünce, oda anahtarını eşine vererek lobiye yürümüş, sözlükten aylardır çalışarak, geliştirdiği Boşnakça ile “Dobro veçe!” diye selam vererek, yanlarına oturmuştu.



del.icio.us
Digg
Yorumlar (2 Yorum Eklendi):
Yine süper bir yazı olmuş. Bende 7 kişilik kafilenizde bulunmuş gibiyim. Tüm okuyucularında kendilerini bu gezide hissedeceğine eminim.
Zevkle,ve övünçle okuyacağım.
Mükemmel yazılar.
Yorumunuzu Ekleyin