YÜZYILLIK HASRET -2 (Zekeriya YAVUZ)
Salko Çok soğuk bir tavırla: “Sen Müslüman değil misin? NiÇin Sırplar gibi selam veriyorsun?†demişti. Sözlükten böyle öğrendiğini, nasıl selam vermesi gerektiğini söylerse, memnun olacağını belirtmişti. Akşamları; “Akşam hayır ola!â€, sabahları; “Sabah hayır ola!â€, karşılığında; “Allah razı ola!â€öğleyin; “Merhaba!â€, birbirlerinden ayrılırken; “Allah emanet!â€
“Ama bu selamlaşmaların hepsi de Türkçe!” diyerek itiraza yeltenen Zeki’yi “Müslüman böyle selamlaşır!” diyerek susturmuştu Salko. Boşnakların pek çok Türkçe sözcüğü dillerine isteyerek yerleştirdiklerini görmekten de çok mutlu olmuştu Zeki. Acaba birbirlerine bu denli yürekten, sevgiyle bağlı başka iki millet var mıydı yeryüzünde?
Gecenin serinliğinde, Mostar caddelerinde yürüyüşe çıkmışlar, kafeteryada oturup kahve içmişlerdi. Caddeler, her yan kalabalıktı, cıvıl, cıvıldı. Özellikle kadınların, genç kızların tümü gezintideydi. Evinde kapanıp oturan yok gibiydi. Gerek Sarajevo’da ve gerekse Mostar’da genç kızların güzellikleri hepsinin dikkatini çekmişti. Nazike Hanım bir ara; bir tane çirkin kız görse, dişini kıracağını söyleyerek, bu beğenisini hepsiyle paylaşmıştı.
Otele döndüklerinde, hep birlikte oturup, gezilerini değerlendirmişlerdi. Fikret ve Zeki Bosna’nın en güzel iki kentini gezdiklerini, artık dedelerinin köyünü bulmak, Sejkiçleri aramak arzusunda olduklarını dile getirmişler, diğerleri de onaylamışlardı. Zeki de elinde Bosna haritası ile hemen Salko’nun yanına, lobiye inmişti. Salko, haritada izleyecekleri yolu göstermiş, altı saatlik bir yolculuk yapacaklarını da eklemişti.
Üç erkek bir araya gelip, sabah kahvaltısını erken yapmayı ve saat sekiz buçuktan önce yola çıkmayı kararlaştırdılar. İki buçukta başlayacak Cuma namazına kadar Orahova’ya ulaşmayı, imkan olursa namazı orada kılmayı uygun buldular. Böylece Sejkiçleri sormak, bulmak daha kolay olacaktı.
Cuma sabahı Mostar’dan Sarajevo’ya doğru yola çıktılar. Jablanica’da sola sapıp dağlık arazide yükselen yolda ilerlemeye başladılar. Prozor, Gornji Vakuf, Bugojno, Donji Vakuf, Jajçe, Banja Luka üzerinden, mola vermeksizin yol alarak, Gradişka’ya yaklaşmışlardı. Yüksek yerlerde yağmur altında, çok serin havada, ince yazlık giysilerle üşüyerek yolculuk yapmışlardı. Yine her taraf ormanlarla kaplıydı, yemyeşildi, akarsular gürül gürül akıyordu. Yol kıyılarındaki restoranlarda, metal çemberler üzerine gerili kuzular, kömür ateşinde çevrilerek pişiriliyor ve kilo ile satılıyordu. Çok değişik görünmüştü onlara. Sezen, bütün yolculuklarını kamera ile kayıt etmişti. On dokuz yaşındaki bu genç ve güzel kızın, yaşlı altı kişiyle, sıkılmadan, kaprissiz, sorunsuz, uyumlu birlikteliği takdirle karşılanmıştı.
Gradişka’ya giriyorlardı. Saate bakan Zeki, namaz vaktinin geldiğini, Orahova’ya yetişemeyeceklerini anlamıştı. Direksiyondaki Fikret’e seslenmişti: “Ezan neredeyse okundu, okunacak. Cuma namazını Gradişka’da bir camide kılalım. Bak, ileride sol tarafta bir minare görünüyor. Oraya doğru gidelim.” Fikret söyleneni yapmıştı. Bir anda caminin önündeydiler.
Minibüsten inen Zeki, cami avlusuna girdiğinde kimseleri görememişti. Ahşap iskeletlerle onarıma alınmış olan cami; bir boşluk tarafından, çepeçevre kuşatılmış, sessizliğin ve yalnızlığın ortasında dimdik, vakur duruyordu. İç savaş yılları boyunca, Sırp saldırılarından nasibini aldığı aşikar olan bu vefakar, yaşlı ve yalnız cami hüzün saçıyordu. Yıllardır bu toprakların acıklı öyküleri gibi kimsesizliğe, sessizliğe bürünmüştü. Ama tüm zalimlerin zulmüne inat, yıllara meydan okuyarak, tüm görkemiyle dimdik ayaktaydı. Belki de onarım sonrası kapılarını açıp, onu ağzına kadar dolduracak, Müslüman cemaatını bekliyor, bu umutla her şeye direniyordu…
Ortalığı kaplayan hüznü derinden duyumsayarak, içleri buruk ayrıldılar bu camiden. Biraz ileride yükselen başka bir minareye doğru yöneldiler. Caminin önünde park edilmiş onlarca bisikletin arasında minibüsü durdurup avluya daldılar. Fakat ne tuvalet, ne şadırvan ne bir musluk vardı. Minibüslerinden aldıkları şişelerdeki sularla, cami avlusundaki çimlerin üzerinde çabucak abdest alıp, camiye girdiler.
Ezan çoktan okunmuş, ilk sünnet kılınmıştı. İmam, hutbe okumak üzere minberdeydi. Dolmuş bulunan küçük caminin, yer buldukları arka bölümünde oturmuşlar, imamın hutbesini büyük bir dikkatle dinlemişlerdi. Sureler, dualar hepsi Arapça okunmuştu. Ama hutbe Boşnakça idi. Türkçenin dışında başka bir dilde ilk kez hutbe dinliyorlardı. İmam etkileyici, güzel sesiyle tane, tane konuşuyordu. Üçü de ilk kez dinledikleri bu Boşnakça hutbeyi çok iyi anlayabiliyorlardı.
*“Dragi Muslimani, Braça Moja!”
*”Sevgili Müslümanlar, Kardeşlerim!” “Çocuklarımızı çok iyi yetiştirelim. Onları izleyelim. Üç önemli hususa çok dikkat edelim. Çocuklarımız, kimlerle geziyor, arkadaşlık yapıyorlar? Paralarını nasıl harcıyorlar? Boş zamanlarını nerede, nasıl geçiriyorlar? Hiristiyan Sırplar, bizi topsuz, tüfeksiz, savunmasız, hazırlıksız yakaladı. Destekleyenimiz de yoktu. Soykırım uyguladılar. Ama Allah bizimleydi. Yok edemediler, tüketemediler bizi. Şimdi de çocuklarımızın, gençlerimizin peşine düştüler. Onları dinimizden, benliğimizden, geleneklerimizden, onurlu geçmişimizden koparmak istiyorlar. İçki, uyuşturucu ve seks tuzağına düşürme çabasındalar. Uyanık olalım, çocuklarımızı kaptırmayalım.”
Ardından, savaş yıllarında harap olan, zarar gören, Gradişka, Banja Luka ve çevredeki diğer onlarca caminin yeniden hizmete açılacakları tarihleri duyurdu. Tüm Müslümanları bu, cami açılışlarına davet etti. “Müslümanların ne kadar inançlı, kalabalık ve birlik içinde olduğunu soykırımcı Sırplara gösterelim. Dimdik, vakur duralım. Bizi asla yok edemeyeceklerini kanıtlayalım.”
Bu Boşnakça hutbenin mükemmelliği ve etkileyiciliği üçünün de gözlerini yaşartmıştı. Dedelerinin yurdundaki bu güçlü, onurlu direniş ve savaşım, onları çok gururlandırmıştı. Övünç duymuşlardı soydaşlarıyla.
Namaz bitiminde üçü birden imamın yanına yaklaşmışlar, elini sıkmışlardı. Zeki konuşmuştu:
*“Mi smo doşili iz Turske. İdemo za Orahovu.” (3)
İmam, Orahova’nın adını işitir, işitmez “Sejkiç, Sejkiç” diye bağırarak, camiyi boşaltmakta olan cemaatın arkasından koşmuştu. Otuzlu yaşlarda, kumral, orta boylu, yakışıklı, genç bir adamla cami kapısında karşı karşıya gelmişlerdi.
Zeki ve Fikret karşılarında duran ve kendi kanlarından, soylarından olan Eset adlı bu gence çok büyük bir sevgiyle baktılar. “Biz de Sejkiç’iz, Orahova’yı arıyoruz” dediler. Birbirlerine kardeşçe, özlemle sarıldılar. Eset: “Ben burada bir Sırp’ın iş yerinde çalışıyorum. Hemen işimin başına dönmek zorundayım. Zaten Orahova yoluna girmişsiniz. Doğru devam edin, on beş km sonra Orahova’da olacaksınız. Sekiz km ileride yol ikiye ayrıldığında, sağdaki yola girip devam edin. Köyde, Kadir Sejkiç amcamız var. O en yaşlımızdır. Eski günleri, olayları ve kişileri en iyi o bilir. Onu bulun. Akşama işten çıkınca ben de geleceğim. Benim evim de Orahova’da. Görüşürüz!” dedi. Ayrıldılar. İmama da teşekkür edip, minibüslerine bindiler, yola koyuldular.
Cuma namazı süresince Gradişka’da yağmur yağmıştı. Oysa şimdi bulutlar dağılmış, ortalık günlük, güneşlik, apaydınlık olmuştu. On beş dakika sonra Orahova levhası ve ilk binalar göründüğünde, Fikret ve Zeki’nin heyecanları, coşkuları iyice artmıştı. Sermin ve Nazike eşlerine seslendiler: “Haydi bakalım sözünüzde durun! Orahova toprağını öpün de görelim!”
Zeki espriyi anında patlattı. “O söz kuru ve güneşli havalar için geçerliydi. Bu gün her taraf ıslak, yerler çamur.”
Orahova’nın ortasından geçen uzun caddeyi, birinci viteste yavaş, yavaş geçmişler, her tarafa dikkatlice bakmışlardı. Köyün dışına çıkıyorlarken Zeki, yol kıyısında oturan yaşlı bir adama seslenmişti:
*“Merhaba! Mi trazimo Kadir Sejkiçovu kuçu.” (4)
Geri dönmelerini, köyün ortasındaki caminin yanından sağa dönmelerini söyledi. Camiden sonraki üçüncü ev aradıkları evdi. Tarif edilen evin önünde, merak ve heyecanla durdular. Demir kapıları, maviye boyanmış, büyükçe bir avlunun ortasındaki iki katlı bu güzel evin önünde genç bir kadın belirdi. Zeki:
*“Merhaba! Jeli ovo Kadir Sejkiç’ova kuça?” diye sordu bayana. (5)
*”A pravo ste doşli, dobro doşli! İ ja sam Sejkiçka, negova neçaka.” (6)
Diyerek demir kapıları ardına kadar açtı, içeri buyur etti. Minibüsle avluya girdiler, indiler. Sapsarı saçları, masmavi gözleri, sert yüz hatları ile üzerinde kolsuz, beyaz bir tişörtü, diz seviyesinde gri bir şortu bulunan bayan: “Ja Hatica!” diye kendini tanıttı. Evin kapısını açarak içeri aldı hepsini. Evin salonunda koltuklara oturdular. Hatica her birinin ellerini sıkarak “Dobro Doşli!” dedi. O sırada ev sahibi Kadir Sejkiç salon kapısında göründü. Uzun boylu, geniş omuzlu, iri yarı, saçları dökülmüş, tıraşlı, sakalsız, bıyıksız, ak tenli, çok sempatik, seksen yaşlarında bir dedeydi bu. Kasketi, askılı pantolonu, göbeği onu daha heybetli ve dinç gösteriyordu. Herkes ayaktaydı. Tek, tek ellerini sıkıp “Dobro Doşli!” dedi. Hep birlikte oturdular.
Zeki kısaca anlattı: “Yüz yıl önce Orahova’da Halil Sejkiç yaşıyormuş. Ahmet, Selim ve Yusuf adlarında üç oğlu varmış. Ahmet; eşini, iki kızını ve oğlu Kasmo’yu yanına alıp Anadolu’ya göç etmiş. Ben ve Fikret, Kasmo’nun torunlarıyız. Yüz yıl sonra bizler buraya, akrabalarımızı bulabilmek, dedemizin doğup büyüdüğü yerleri görebilmek umuduyla geldik.”
Kadir Sejkiç: “Evet oğlum, söylediğin isimler hepsi doğru. Bunları bilmene şaşırdım. Ben de o söylediğin Yusuf’un torunuyum. Yani bizler öz amca çocuklarıyız. Aynı kanı taşıyoruz.” dedi.
Zeki heyecanla ayağa fırladı, ellerini kaldırdı: “Allaha şükürler olsun! Bu günleri de gördük! Dragi Amica!” diyerek amcasına sarıldı. Fikret de yetişti. Üçü de sarmaş, dolaş olmuş, kenetlenmiş, mutluluk gözyaşları döküyorlardı. Dile kolay! Tam yüz yıllık hasretin, ayrılığın sona erdiği, dindiği andı bu… Dakikalar sonra ayrıldılar birbirlerinden. Zeki’nin eşi Nazike de rahmetli babasına çok benzettiği Kadir Amica’ya sarılmış, ağlamış, ellerini, yanaklarını öpmüştü. Duygu yoğunluğu, sessizlik sonrası, Hatica’nın sunduğu kahveler herkesi kendine getirmişti. Zeki kendisini, eşini, yol arkadaşlarını tanıttı. Kadir Amica’nın sorularını yanıtladı. Amica da kendileri hakkında her şeyi anlattı, sorulanlara yanıt verdi.
İç savaş başladığında, bir gece yarısı, ansızın silahlı Sırp Çetnikler Orahova’yı basmışlar, tüm köylüyü zorla köy meydanında toplamışlardı. Hakaretin, aşağılamanın, tehdidin her türlüsünü yapmışlardı. Ertesi gün geldiklerinde köyde kimi bulurlarsa öldüreceklerini söyleyerek, “Bosna Sırplarındır!” diye bağırmışlardı. Öne çıkan Kadir Amica: “Biz asırlardır bu köyde yaşıyoruz. Başka gidecek bir yerimiz yok ki!” der demez dipçik darbeleriyle herkesin gözü önünde acımasızca, bayıltıncaya kadar dövmüşler ve çekip gitmişlerdi. Kanlar içinde kalan, mosmor kesilen, baygın durumdaki Kadir Amica’yı, hemen kestikleri kuzularının derisine sarmışlardı yakınları. Sabah ayıldığı gibi eşine hazırlanmalarını, derhal Orahova’yı terk edeceklerini söylemişti. Bütün köylü; evlerini, eşyalarını, ahırlarında hayvanlarını, her şeylerini bırakıp, yollara dökülmüşler, canlarının derdine düşmüşlerdi. Günlerce süren yolculukları sonunda, Avusturya sınırına ulaşmayı başarabilmişlerdi. Avusturya’nın kabul etmesi ile yıllarca orada yaşamışlardı. Dayton Antlaşması sonucunda yıllar sonra Orahova’ya geri dönebilmişlerdi. Tabii Sırplar tarafından her şeyleri götürülmüş, evleri, eşyaları harap edilmiş, çoğu yakılmıştı. Yaşama yeniden başlamış, kendilerini yavaş, yavaş toparlamışlardı.
Ayranlar, limonatalar içildi. Sohbet, muhabbet çok güzeldi. Bir süre sonra, Orahova’yı dolaşmak üzere hep birlikte dışarı çıktılar. Sokak, camiden başlayarak, güneye doğru hafif bir meyille yükseliyordu. Evlerin pek çoğu Sejkiçlere aitti. Hepsiyle tanıştılar birer, birer. Dedeleri Kasmo’nun doğup, çocukluğunu yaşadığı evi buldular. Ne yazık ki eski ev birkaç yıl önce yıkılıp yerine yenisi yapılmıştı. Sokağın bitimindeki, erik ağaçlarıyla dolu tarlanın başında durdular. Kadir Amica, bu tarlanın yüz yıl önce, dedelerinin malı olduğunu söylediğinde çok duygulandılar. Hem tarlayı, hem de evin arsasını kameraya kaydettiler.
Erik ağaçları hafif esintide, kendi gayretleriyle kıpırdıyor, eğiliyor, eski sahiplerinin bu çok uzaklardan gelen torunlarını selamlıyor, üzerlerinde bulunan nohut büyüklüğündeki ekşi meyvelerinden koparmalarını istiyorlardı adeta. Islak gözlerle geri dönüp, iniş aşağı, camiye doğru yürüdüler. Kuzeyde, çok yakınlarında uzanan görkemli Sava Nehri’ni, geniş ovayı incelediler. Kadir Amica’nın uzaktan işaret ederek gösterdiği, eskiden dedelerine ait olan tarlaları gözlemlediler. Dedeleri Kasmo’nun yazın Sava’da yüzdüğünü, serinlediğini, kışın ise bu sokakta kızakla kaydığını, yarıştığını, şu ovadaki tarlalarda çalıştığını canlandırdılar gözlerinin önünde. Daha da duygulandılar.
Caminin yanındaki mezarlığa geldiklerinde durdular. Kapısından içeri girip mezar taşlarına baktılar. Onlarca Sejkiç toprak altında yatıyordu. Kalpleri hüzünle dolu, ellerini açıp, hepsinin ruhuna bir Fatiha okudular. Belki acılarla, belki mutluluklarla dolu, belki oldukça uzun, belki çok kısa süren yaşamlarını tamamlamış, göç edip gitmişlerdi bilinmeyene.
Oysa kendileri yaşamaktaydılar. Mezar taşları da ölenleri temsil etmeyi görev edinmişçesine, dimdik dikiliyorlardı. Mezarlığın girişindeki ıhlamur ağacı ve diğer ağaçlar, çiçekler, üzerlerinde cıvıldaşan, oynaşan kuşlar, hüzünlü ve durgun ziyaretçilere, bir şevk ve güç vermekteydi. Kendilerini toparlayıp, dışarı çıktılar, köyü dolaşmaya devam ettiler.
Yürüyerek Kadir Amica’nın evine döndüler. Merak ettikleri her şeyi birbirlerine sordular, yanıtladılar. Saatler su gibi akıp geçmişti. Akşam yaklaşıyordu. Orahova’ya gelirken kararlaştırdıkları gibi, Gradişka Motel Taksi Bar’da gecelemek üzere izin istediler. Kadir Amica, Hatica ve diğer Sejkiçler yatacak yerlerinin olduğunu söyleyip, kalmaları için çok ısrar ettiler.
Zeki: “Buraya gelirken ne ile karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Korkular, kuşkular içindeydik. Şükürler olsun! Sizleri sağ salim bulduk, yüz yıllık hasreti sonlandırdık, dindirdik. Ama şu anda ayrılmak durumundayız. Telefonlaşalım, birbirimizi arayalım, unutmayalım. Karşılıklı ziyaret edelim. Veda zamanı geldi. Hadi bakalım, Allahaısmarladık!” dedi.
Ayrılık gerçekten çok zor olmuştu. Hepsi birbirlerine sevgiyle sarılmışlar, öpüşmüşler, helalleşmişlerdi. Gözyaşları sel olmuş, akmıştı. Hareket eden minibüsteki Türkiyeli yedi konuk bir yanda, onları uğurlayan, Orahova’lı Sejkiçler öte yanda, kalplerinin bir yarısı kopmuş, gitmiş duygusuyla birbirlerine el sallayarak gözyaşları içinde ayrılmışlardı.
Yüz yıllık hasreti dindiren, mutluluk, neşe, heyecan dolu, dört – beş saat süren birliktelik bitmiş, yerini; ayrılığın verdiği hüzne, burukluğa ve yepyeni bir hasrete, özleme bırakmıştı. Yaşamın gerçekleri bunlardı işte! Mutluluklar, acılar, sevinçler, hüzünler, birliktelikler, ayrılıklar hep iç içeydiler, bir aradaydılar. Bazen biri öne çıkıyordu, bazen diğeri… ZEKERİYA YAVUZ (SEJKİÇ)
*”Yeşili beklemediniz. Kırmızıda geçtiniz.” (1) *”Ben Boşnak’ım. Türkçe bilmiyorum.” (2)
*”Biz Türkiye’den geldik. Orahova’ya gidiyoruz.” (3)
*”Biz Kadir Sejkiç’in evini arıyoruz.” (4) *”Kadir Sejkiç’in evi mi?” (5)
*”Doğru gelmişsiniz, hoş geldiniz! Ben de Sejkiç’im, onun yeğeniyim.” (6)



del.icio.us
Digg
Yorumlar (1 Yorum Eklendi):
Yorumunuzu Ekleyin