ŞANSLI İOBAN (Zekeriya YAVUZ)
Ahmo SejkiÇ, Kasmo'nun ikinci Çocuğuydu. Bosna'dan göÇ edip, İakmaklı'ya yerleşen dedesinin adı verilmişti ona. Beş kardeş iÇinde en uzun boylu, güÇlü, kuvvetli olanıydı. Kumral, dalgalı saÇlı, mavi gözlü, beyaz tenliydi, Çok yakışıklıydı Ahmo. Huse FatkiÇ'in kızı Cevriya'ya kaptırmıştı gönlünü. İki genÇ delicesine sevmişlerdi birbirlerini. Ama nedense, yine aileler karşı Çıkmış, onaylamamışlardı Çocuklarının aşklarını.
Evlenmelerine izin vermemişlerdi. Çaresiz kalan tüm diğer aşıklar gibi, el ele tutuşup kaçmışlardı onlar da. Evlenmişler, mutluluğu yakalamışlardı. İki oğulları, bir de kızları olmuştu. Haşmo, Fikro ve Sadeta.
Babası, Ahmo’ya Baltacı Bağları’ndaki kıraç bir tarla ile Azmak yakınında, kilise diye anılan deniz kıyısındaki küçük bir tarlayı vermişti. Yetenekli, el becerileri gelişmiş biriydi o. Antik KYME harabelerinin çok yakınında, deniz kıyısındaki bu tarlasına tek odalı, küçük bir taş ev örmüştü. Böylece her yaz çardakla uğraşmaktan kurtulmuş, rahat etmişti. Her yıl yaz mevsimini, deniz kıyısındaki bu tarlasında, tek gözlü taş evinde geçirirdi. Tarlasına kazdığı kuyu ile de su sorununu çözmüştü. Tütün dikiyor, sebze yetiştiriyordu.
Her gün sabahleyin tütün kırma işinden sonra denize girip yüzmek, serinlemek vazgeçilmez tutkusuydu. Tepedeki çardağında kalmakta olan ağabeyi Cevdo’yu ve çocuklarını uzun uzun ıslık çalarak davet ederdi. Tarla komşusu olan dayısı İdris Beşiç ve çocukları da gelirlerdi. Denizde kalabalık ve eğlenceli bir gurup oluşturarak hep birlikte çok neşeli, zevkli anlar yaşarlardı. Kız, erkek bütün çocuklar çok iyi yüzme öğrenirlerdi.
Bütün bir yaz çalışmakla, denizde yüzmekle geçer giderdi. Eylül ayı ortalarında havalar değişmeye başlardı. Bazı günler ortalık iyice sessizleşir, deniz tembelleşir, çarşaf gibi olurdu. Denizin genel maviliği içinde, kumla kaplı yerlerin açık yeşilliği iyice belirginleşir, yüzeyde pırıl pırıl güneş ışıklarının, gümüşi yansımaları cilveleşirdi. Dalgalar tarafından getirilip bırakılan ve kıyılarda biriken erişteler, yosunlar, denizanaları (medüzler) kurur, çürürdü. Denizin taptaze, tertemiz nefesi her şeyi okşar, yalar, gelir geçerdi.
Bazı günler fırtına patlar, çok sert eserdi. Deniz bulanık, karmaşık, koyu bir renk alır, kudurmuşçasına kıyılara saldırırdı. Büyük ve güçlü dalgalar yolu aşar, Ahmo’nun tarlasının duvarlarını acımasızca döverdi. Sıçrayıp, yükselen su damlacıkları yağmur gibi evinin üzerine, çevresine inerdi. Artık geriye dönüş zamanlarının geldiğini iyice anlarlar, birkaç parça eşyalarını toplayıp, köyleri Çakmaklı’ya taşınırlardı.
Çok mu kederlisin deniz, bak benzin de solmuş?
Duygusuz, kaba kayalar anlamıyor derdini,
Kederli yüreğin itiyor sahillere seni.
Aniden öfkelendirince birileri,
Mavi rengin deniz, kapkara olmuş!
Kudurmuş dalgaların deniz, kıyılara vurmuş…
Son yıllarda Ahmo’yu yeni bir merak sarmıştı. Bergamalı antikacı Hüseyin ile arkadaş olmuş, eski madeni paralar ve diğer tarihi eserler hakkında bilgiler edinmeye, İngilizce öğrenmeye başlamıştı. Nemrut mevkiinde tarlası olanlar, çalışırlarken birçok madeni paralar, tuğladan yapılmış küçücük insan başları, çanak, çömlek bulurlardı. Tarihi KYME Devleti, iki bin yıl önce bu topraklar üzerinde hüküm sürmüştü. Kalıntıları şimdi toprak altındaydı.
İzmir Çiğli’de NATO’ya ait bir hava alanı açılmış, bir askeri birlik kurulmuştu. NATO’da görevli Amerika’lı subaylar, çok yakın olan Nemrut Körfezi’ne arabaları ile gelir, sandal kiralayıp, denize açılırlardı. Üzerlerinde dalgıç elbiseleri, sırtlarında tüpleri, ellerinde tüfekleri ile dalış yaparlardı. Çakmaklı sakinleri ve özellikle de çocuklar, Amerikalıları şaşkınlık ve hayranlıkla izlerlerdi.
Tabii ki antikaya, tarihi eserlere çok düşkündü Amerikalılar! Köylünün elindeki eski madeni paraları, küçük heykelcikleri yok pahasına satın alırlardı. Tüm açgözlülükleriyle, ülkemizin tarihi eserlerinin talan edilmesine katkılarını esirgemezlerdi. Aldığı beş on lirayı kar sayan, bilinçsiz köylü de bu tarihi talana alet olurdu.
Ahmo; Çakmaklı’da antika alım satımında etkili bir isim olmaya başlamıştı. Eski madeni paraların tümünü tanıması, değerlerini anlaması, biraz da İngilizce bilmesi nedeniyle aranır, tercih edilir biri olmuştu. Bu işlerde para kazanmaya, aile bütçesine de önemli katkılar sağlamaya başlamıştı.
Güneşli bir kış günüydü. Çoktandır ilk kez bulutsuz, rüzgarsız, sakin, baharı andıran bir günü yaşıyorlardı. Çoban Memet, Aliya Aga’nın koyun sürüsünü, sabahın erken saatlerinde, Çıtırağıl Tepesi’ndeki ağıllarından çıkarmış, Karacadağ’a sürmüştü. Birkaç saat içinde dağın arka yüzündeki Mantarlı Dere’ye ulaşmışlardı. Koyunlar hem otluyorlar, hem de dereden aşağı İskender Boğazı’na akıp, giden berrak sudan doya, doya içiyorlardı.
Çoban Memet, uzun değneğine yaslandı, kuzey tarafında uzanan masmavi Nemrut Körfezi’ni, Dalyan’ı, Kırca Tepesi’ni, Ilıca Burnu’nu, Tavşan Adası’nı imrenerek, dakikalarca seyretti. Saatlerdir koyunların peşinden yürümenin, koşuşmanın kendisini oldukça yorduğunu ve çok da susadığını duyumsadı. Mantarlı Dere’nin cam gibi berrak, billur suyundan içmek üzere yavaş yavaş dereye yaklaştı. Durdu, gözlerini yumdu, ilkbaharı düşledi.
Kır çiçekleri içinde uzanıyorum yeşillere,
Ayakucumda şırıldıyor berrak bir dere,
Kabarmış, koşuyor biriken sularıyla,
Kucaklıyor tüm doğayı kollarıyla,
Melodi gibi işliyor kalplere derenin sesi,
Mantarlı Dere gönüllerin sevgilisi…
Dere bu gün, güneş ışıklarının hücumuna uğramış gibiydi. Yaklaştıkça dereden bambaşka parıltıların yayıldığını gördü. Yansıyan güneş ışıkları gözlerini kamaştırıyordu. Bunda bir iş vardı. Yıllardır çobanlık yapar, bu dereye gelirdi. Böyle göz alıcı, değişik parıltılarla hiç karşılaşmamıştı. “Hayırdır inşallah!” diyerek adımlarını hızlandırdı, dereye ulaştı.
Aman Allahım! Gördüklerine inanamadı. Olamazdı. Bir seraptı bu, biraz sonra silinip yok olacak… Gözlerini yumdu, iki eliyle ovdu, tekrar açıp baktı. Gerçekti. Dere boyunca, iniş aşağı, çok sığ suyun altında saçılmış, dağılmış onlarca altın, güneş ışıkları altında parıldıyor, göz kırpıyordu. Azık torbasını boynundan çıkardı, kıyıya fırlattı. Eğilip, elini suya soktu, altınlardan birini sımsıkı kavradı. Doğruldu, güneşe tuttu, ağzına götürüp dişledi. Artık iyice emindi, sahici altındı bu.
Delirmişçesine dereye saldırdı. En aşağıda, seyrek duran altınlardan başladı. Yukarı doğru gittikçe sıklaşan onlarca altını birer, birer topladı. Her birini kalın kepeneğine silip, güzelce kuruladı. Boşalttığı keçi kılından örülmüş azık torbasına özenle yerleştirdi. Dereyi defalarca dolaştı, inceledi, hiç altın kalmadığına kanaat getirdi. Zaten derenin üst başlarında bir kayanın dibinde, etrafındaki toprak, su tarafından oyulmuş ve yan yatmış küçük bir toprak küp bulmuştu. Gömülü olan bu küpün devrilmesiyle, içindeki altınların saçıldığını ve deredeki su ile birlikte aşağı doğru yayıldıklarını anladı.
Torbasını iki eliyle sıkı, sıkı kavrayarak oturdu. Koyunlar uzaklaşmamıştı. Dereden biraz su içti. Azığını yemeye çalıştı. Lokmalar boğazından güçlükle geçiyordu. Heyecandan elleri, ayakları titriyor, kalbi küt küt atıyor, hızlı hızlı soluyordu. İşte, artık zengindi! Çoban şansıydı bu. Bir torba altını vardı. Düşünüyordu. Bu altınları nasıl koruyacaktı? Nasıl satacaktı? Ne yapacaktı? Bir süre huzursuz oldu. Ama sonunda kararını verdi. Artık ne yapacağını biliyordu. Akşam olmasını bekleyecekti.
İçine altınlarını doldurduğu azık torbasını boynuna astı. Torbayı sol koltuğunun altına yerleştirip, koluyla sıkıştırdı. Omuzlarına da kepeneğini attı, yürüdü. Koyunlarının peşinde, hayaller kurarak, duygularını bastırmaya çalışarak dolaştı, durdu. Nihayet akşam oldu. Koyunlarını ağıla soktu. Süt sağımı bittikten sonra elini, yüzünü yıkadı. Aliya Aga’nın evinden gelen akşam yemeğini alelacele yedi ve köy kahvesine yürüdü.
Ahmo Sejkiç evinde eşi ve çocukları ile akşam yemeğini yemiş, erkenden köy kahvesine gelmiş, oturmuştu. Hem çay içiyor, hem de yanında oturan köylülere artık bir ölçüde iş ve meslek edindiği antikalar, madeni paralar hakkında bilgiler veriyordu. Yüzü pencereye dönüktü. Bir ara dikkatli bakınca, dışarıdan çoban Memet’in; kendisini kaş, göz işareti ile çağırdığını gördü.
Antikacılığı artık bir meslek haline getiren, bu konudaki bilgisi ve dürüstlüğü ile herkesin güvenini kazanan Ahmo, kalktı ve yavaşça köy kahvesinden dışarı çıktı. Dut ağacının gövdesine dayanarak dinelen, durmadan ayak değiştiren çobanın heyecanını, huzursuzluğunu anlamak zor olmadı Ahmo için.
Etrafına bakınıp, kimsenin olmadığından emin olan çoban fısıldadı: “Dağda bir şey buldum. Koyunların yanına, ağıla gidiyorum. Sen de oraya gel, gör. Aman Ahmo Aga, kimseye görünme!”
Çoban Memet hemen karanlıklara karıştı. Ahmo, biraz da Ferhat’ın kahvesine girdi, bir çay içti. Ardından o da çıkıp karanlığa daldı. Ayın görünmediği, zifiri karanlığın her yanı kapladığı bu kış gecesinde, Çakmaklı’nın aydınlatılmamış sokaklarında sessizce, yokuş yukarı, koyun ağılına doğru yürüdü.
Çoban, gürültü çıkarmasınlar diye köpeklerini de ağıla hapsetmiş, heyecanla konuğunu bekliyordu. Ahmo’nun hafifçe seslenmesi üzerine gazlı fenerini kaldırdı ve onu içeri aldı. Heyecandan kekeleyerek: “Ahmo Aga ben dağda bir altın buldum. Şuna bir bak!”
Ahmo, kendisine uzatılan tek altına soluk fener ışığında şöyle bir baktı. Yakın tarihe ait bir Osmanlı altınıydı bu. Bir bakışta anlamıştı. “Memet bana doğruyu söyle! Bu altın böyle tek bulunmaz. Gerisi nerede?”
Ahmo’nun bilgisine, sezgisine hayran kalmıştı çoban. Ona güveni tamdı. Her şeyi dosdoğru anlattı fısıltıyla. Ne de olsa yerin kulağı vardı. Kimse duymamalıydı. Torbayı çıkardı. Saydılar. Doksan altın vardı.
Ahmo da dürüstçe konuştu: “Ey, şanslı çoban! Bunların hepsi, tarihi değeri olmayan Osmanlı altını! İzmir’de bir kuyumcu tanıdığım var. Ona gizlice satabiliriz.”
“Hepsini al, götür, sat. Yarısı senin, yarısı benim. Acaba benim payıma kaç lira düşer?”
Ahmo kolayca hesapladı ve çobanın eline geçecek parayı söyledi. Duyunca, havalara sıçradı çoban. Dört beş yıl çobanlık yapsa bu kadar para eline geçmezdi. “Aman!” dedi, sarıldı Ahmo’nun ellerine. “ Her şeyi sen bilirsin! Başka bir şey demiyorum.”
“Bu altınlar sanıyorum eskiden Çakmaklı’da yaşayan bir Rum’a ait. Kurtuluş Savaşı sonrası buradan kaçarken yanında götürememiş. Daha sonra denizden gelip götürmek umuduyla o kayanın dibine gömmüş. Kime niyet, kime kısmet! Şanslı çoban! Yıllar sonra sen gel, kendiliğinden ortaya saçılan bu altınları topla, torbana doldur. İkimiz de hayrını görürüz inşallah! Sen merak etme! Yarın akşam paranı alırsın. Yalnız, ağzını sıkı tut ki başımıza bir iş gelmesin!”
Ahmo, çobanın altınlarının bulunduğu kıl torbayı boynuna astı. Üzerini siyah, kalın montu ile iyice gizleyip, iniş aşağı evine yollandı. Eşi, komşuların birine gitmişti. Evde kimse yoktu. Altınları torbadan çıkarıp, kuşağına sardı. Bavulunun içine sakladı. Boş kıl torbayı da evin arka tarafında bekleyen çobana geri verdi. Hiçbir şey olmamış gibi köy kahvesine yürüdü.
Sabah ezanı okunurken uyandı. Kalkıp, hazırlandı. Altınları yerleştirdiği kuşağı, beline sardı, yola çıktı. İzmir’de, çok eskiden beri tanışıp, alış veriş yaptığı kuyumcuya gitti. Hiçbir sorun çıkmadan, altınları satıp, parayı cebine koydu ve Çakmaklı’ya geri döndü.
Akşam hava karardıktan sonra, paranın yarısını bir gazetenin içine sardı, köy kahvesinin yan tarafında çobana verdi. El sıkışıp, helalleştiler, ayrıldılar.
Ertesi sabah Aliya Aga’nın ağılındaki koyunların melemeleri köyden duyuldu. Ağıla gittiklerinde, çobanın ortadan yok olduğunu, eşyalarını toplayıp gittiğini gördüler. Ahmo da ağıla gidenlerin arasına katılmıştı. Ağılda geceden kalma birçok ayak izi görülüyordu. İki olasılık vardı. Ya çoban bol paraya kavuştuğu için kendiliğinden, gizlice çekip gitmişti. Ya da ağzından laf kaçırmış, gece baskın yemiş, parası gasp edilmiş, tehdit edilerek köyü terk etmeye zorlanmıştı. Gerçek hiçbir zaman öğrenilemedi.
Ahmo eline geçen bu parayla uzun zaman hiç çalışmadan yaşadı. Bol, bol yattı, dinlendi. Zaten ezelden beri çalışmayı pek sevmezdi. Antika alıp satarak geçinmeye çalıştı. Herkesin çalıştığı sıcak yaz günlerinde o, serin ağaç gölgelerinde yattı, uyudu. Aradan yıllar geçti. Çocukları büyüdü, giderleri arttı. Elde avuçta ne varsa bitti. Haydan gelen, huya giderdi. Hazıra hazine dayanmazdı ki! Yeni bir umutla İzmir’e, kente taşındı. İşleri yolunda gitmeyince de bir süre sonra Çakmaklı’ya geri döndü.
Hayıtlı Dere mevkiinde kurulan bir kimyasal gübre fabrikasında işe girdi. Kırk yaşından sonra düzenli olarak çalışmaya başlamıştı. Fabrika sınırları içinde, açık alanda traktör kullanarak geçirdi on beş yılını. Yazın sıcakta, güneşte kışın soğukta, yağmurda hep açık alandaydı.
“Ne yapalım? Allah kolay bir iş nasip etmedi. Buna da şükür!” derdi hep. Gençliğinde yıllarca çalışmamış, yaşamının en verimli, en üretken dönemini hep yatarak geçirmişti. Sanki o günlerin acısı çıkıyordu. İş arkadaşları ve çevresindekiler hepsi ondan çok daha gençtiler. Lakabı Şemo Dayı idi. Herkesin dert ortağıydı, sırdaşıydı. Sevecenliğiyle, iyimserliğiyle, deneyimliliğiyle, sabrıyla ve yaydığı pozitif enerji ile herkes tarafından çok sevilen biriydi.
Yıllar böylece akıp geçti. Elli beş yaşlarında iken SSK dan emekli oldu. Kısa bir süre sonra da KYME harabelerinde bekçilik yapmaya başladı. İki maaşla rahat geçinip gidiyordu. O dalgalı, güzel saçları dökülmüştü. İyice kilo almış, göbeklenmişti. Her nasılsa zayıflamaya, rejim yapmaya karar verdi. Birdenbire her türlü yiyecekten elini çekti. Bir, iki elma yiyerek gününü geçiriyordu. Yakınlarının uyarılarına hiç kulak asmadı. Çok hızlı kilo verdi, zayıfladı.
Bu arada sağlığı da bozuldu. İdrarının ve dışkısının renginin tamamen değişmesi, halsizlik, aşırı terleme onu kuşkuya düşürmüştü. İzmir’e hastaneye gitti. Yapılan sağlık kontrolleri sonucunda, hekimler oğullarına, durumunun çok ciddi olduğunu söylediler. Karaciğer kanserine yakalanmıştı. Hastaneye yatırıldı. Kızı Sadeta, hastanede babasının başında aylarca refakatçi kaldı. Ona çok iyi baktı.
Bir ziyaret saatinde, yeğeni Zeki’ye; bu hastanede kendisine çok iyi bakıldığını, iyileşeceğini, yatmakta olduğu dördüncü kata koşarak çıkıp, inebildiği gün köye, evine döneceğini söylemişti. Fakat ne yazık ki Ahmo bir türlü iyileşemedi. Sonunda doktorlar, artık yapılacak bir şey kalmadığını, hastayı evine götürmelerini söylediler.
Ahmo, serum şişeleriyle, ağrı kesici haplarla Çakmaklı’daki evinde bir süre daha yaşam savaşı verdi. Oğulları Haşmo, Fikro, kızı Sadeta, eşi Cevriya hep yanı başındaydılar. Geleni, gideni, seveni çoktu. Yeğeni Zeki de onu ziyarete gelmişti. Sırt üstü yatmaktaydı. Çok bitkin görünüyordu. Aylardır çektiği ağrılara, sancılara dayanacak gücü kalmamıştı. İnliyordu. Kendisine seslenen yeğenine sadece göz kapaklarını açıp, kapayarak yanıt verebilmişti.
Sessiz kaldığı kısa bir süre sonunda: “Beni kaldırın, oturtun!” diye fısıldadı oğullarına. Kızı Sadeta sordu: “Baba bir şey istiyor musun? Hemen getireyim.”
Başı göğsüne düşmüş olan Ahmo, oturmakta olduğu yatağından, güç işitilen bir sesle yanıtladı: “Ne isteyim kızım? Allahtan ölüm istiyorum. Hem de çok çabuk. Ölüm kurtuluşum olacak. Çektiğim bu acılar dinecek inşallah!”
Çevresindekiler gözyaşlarına boğuldular. Hıçkırıklarını zor tuttular. Çaresizdiler. Ne yapabilirlerdi ki? Ölüm; her canlının kaçınılmaz, acı sonuydu.
Çok geçmedi. Ahmo elli sekiz yaşında hakkın rahmetine kavuştu. Nur içinde yatsın! Babacan tavırlarıyla, sevecenliğiyle, yardımseverliğiyle, hoş sohbetiyle hep anımsanacak, hiç unutulmayacak…
26.01.2008
ZEKERİYA YAVUZ (SEJKİÇ)



del.icio.us
Digg
Yorumlar (1 Yorum Eklendi):
Zekeriya Yavuzun yazılarını Yaşar Kemal tadında okuyorum.Umarım birgün bu öyküler kitap haline gelir.
Yorumunuzu Ekleyin