İSTENMEYEN ARKADAŞ (Zekeriya YAVUZ)
Tüm canlıların uykudan uyandığı, silkinerek canlandığı, hareketlendiği, yaşama dört elle sarıldığı, ilkbaharın ilerleyen günleri, mayıs ayı başlarıydı. Doğa yemyeşil bakıyor, yemyeşil gülümsüyordu. Sayıları birdenbire iyice artan kuşlar, her yerde alabildiğine cıvıldaşıyorlardı. Bitkilerden, renk renk ÇiÇeklerden, Çevreye saÇılan güzel kokulara, Çift sürülen tarlalardan toprak kokusu da karışıyor, denizden esen hafif rüzgarın taşıdığı iyotlu havayla harmanlanarak, İakmaklı'nın her yanına dağılıyordu.
Baharla birlikte başlayan bu hareketlilik, Sejkiç’lerin yaşamlarına da yansımıştı. Kasmo, ailesinin tüm bireylerini, değişik işlere yönlendirmişti. Herkes arı gibi çalışıyordu. İş bölümü mükemmeldi, hiç aksamıyordu.
Salko, Kasmo’nun beş çocuğunun üçüncüsüydü. On iki yaşlarındaydı. Onun görevi de sahip oldukları dört beş ineği otlatmak, gütmekti. Ailece hep birlikte erkenden yaptıkları sabah kahvaltısı sonrası, herkes dağılmış, işine başlamıştı. Salko da inekleri ahırdan çıkarmış, azık torbasını boynuna asmış, elinde çoban değneği, Karacadağ’ın yolunu tutmuştu.
Gece boyunca ahırda yatıp dinlenen, buzağılarını emziren, sütleri sağılan inekler iyice acıkmışlardı. Karacadağ’a doğru ilerlerken, yolun iki yanında ekili, yemyeşil buğday ve mısır tarlalarına sabırsızca saldırıyorlardı. Salko elinde değneği, koşarak onları engelliyor, zarar vermelerini önlüyordu. Karacadağ’a varıncaya değin süren bu koşuşturmaca ve üstüne üstlük sürekli yokuş tırmanma, Salko’yu oldukça yormuş, ter içinde bırakmıştı.
Karacadağ’ın köye bakan, çalılıklar arasındaki bir düzlüğünde, yemyeşil otlar diz boyuydu. Aç gözlü inekler, başlarını hiç kaldırmaksızın, keyifle otluyorlardı. Salko da elindeki uzun değneğe yaslanmış onları, izliyordu. Uzun bir süre ayakta dineldikten sonra yorulduğunu duyumsadı. Düzlüğün orta yerindeki taş yığınına yöneldi. Yığındaki büyük, düz taşın üzerine oturdu. Sırtını güneşe verdi. Uzun bir süre hareketsiz, kımıldamadan kaldı. Isındı, teri kurudu, yorgunluğu gitti.
Tek başına olmak canını sıkmıştı. Oldum olası yalnızlıktan nefret ederdi. Keşke bir arkadaşı olsaydı. Bütün bir günü birlikte geçirirlerdi. Yalnızlıktan, can sıkıntısından kurtulurdu. Bunları düşünürken sağ bacağında, kasıklarına kadar uzanan bir soğukluk duyumsadı. Üzerinde oturduğu taşın soğukluğu sandı, aldırış etmedi.
İneklerin, hiç duraksamadan, iştahla otlamalarını izlerken, evden getirdiği cebindeki bademleri anımsadı. Avucuna doldurdu ve yığındaki taşlarla kırıp yemeğe koyuldu. Bu arada biraz hareket etmişti ki sağ bacağındaki soğukluğu iyice duyumsadı. Pantolonun içinde bir şey hafif, hafif kımıldamaktaydı. Yere, ayaklarına doğru bir baktı ki! Paçasından dışarı doğru bir yılan kuyruğunun sarktığını gördü. Korkudan tir, tir titredi, paniğe kapıldı.
Bu sırada, oldukça bol olan pantolonunun beline yakın bölümünde kıpırdayan bir kabartı gözüne ilişti. Yılanın başı olduğunu tahmin ettiği bu kabartıyı, pantolonu ile birlikte sağ eliyle kavradı ve sıktı. Korku içinde ayağa fırladı, iniş aşağı, köye doğru bütün gücüyle koşmaya başladı. Hem ağlıyor, hem de haykırıyordu.
* “Pomoç, evo zmija, evo zmija, pomoç!”
Çıldırmışçasına koşarak, çok kısa bir sürede köye ulaşmıştı. Evlerinin önündeydi. Yemek hazırlamakta olan annesi, Salko’nun haykırışlarını duymuş, konuğu olan Nana Umiya ile birlikte dışarı, avluya fırlamışlardı
Birkaç komşu kadın daha yetiştiler. Ellerinde uzun birer odunla hazır beklediler. Salko sağ eliyle sıktığı yeri hiç bırakmadı. Annesi, oğlunun pantolonunun kemerini çözdü ve içindeki yılanla birlikte sıyırdı, ileri fırlattı. Yılan, pantolonun içinden başını uzatır uzatmaz da Nana Umiya takunyasını tam başına isabet ettirdi. Diğer kadınlar da birkaç sopa darbesiyle işini bitirdiler, zehirli alaca yılanı öldürdüler.
Salko annesine sarılmış, hıçkırarak yılanın öldürülmesini izlemişti. Yaşadığı bu büyük korkuyu günlerce üzerinden atamadı. Alaca yılanlar, rüyalarına bile girdi. Gittiği her yerde çevresine kuşkuyla bakındı. Her taşın altından, otların, çalıların arasından, bir yılan çıkacak sandı. İrkildi, korktu...
Salko bir gün babasına olay gününü yeniden anlatmıştı: “Yalnız olmaktan, tek başına çobanlık yapmaktan sıkılmıştım. Bir can yoldaşım, bir arkadaşım olsa diye içimden geçirmiştim. Ama doğrusu, alaca yılan gibi soğuk ve tehlikeli bir arkadaşı da hiç aklımdan geçirmemiştim.”
Kasmo: “İşte, oğlum bundan birlikte bir ders çıkaralım. İnsan yaşamı boyunca arkadaş seçiminde çok titiz olmalı. Asla, kendisine zarar verebilecek, kötü arkadaş edinmemeli. Bunu hiçbir zaman unutma!”
Aradan aylar, mevsimler hatta yıllar geçti. Her şey unutuldu. Salko normal yaşamını sürdürmekteydi. Boyu uzamış, gelişmiş, bir delikanlı olmuştu. Arkadaşları tarafından çok sevilirdi. Çok güzel sesiyle okuduğu sanat müziği şarkıları herkes tarafından beğeniyle dinlenirdi.
Salko ve arkadaşları özellikle mehtaplı yaz gecelerinde, Bayriçlerin sokağının köşesinde toplanırlardı. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar, serin taşların üzerinde otururlar, sohbet ederlerdi. Arada ısrarlar üzerine Salko güzel sesiyle art arda şarkılarını sıralardı. Hele bir şarkı vardı ki her gece birkaç kez yinelemek zorunda kalırdı. Zira arkadaşları o şarkının sözlerinde, ezgisinde kendilerini bulur, özlemlerinin dile geldiğini duyumsarlardı.
“Neyleyim köşkü, neyleyim sarayı İçinde salınan yar olmayınca.”
Çevreden genç kızların da kendisini dinlemek için toplandıklarını sezen Salko, kalplere işleyen sesiyle devam ederdi.
“Söyleyemem derdimi kimseye, derman olmasın diye
İnleyen şu kalbimin sesini, o yar duymasın diye.”
Sıcak bir ağustos gecesiydi. Gökyüzünde boncukları andıran, sayısız yıldız ışıl, ışıl parıldıyordu. Karanlığın içine gömülmüş Çakmaklı, eteklerine serpilmiş yemyeşil bostanlar, mısır ve tütün tarlaları arasında, toprağın sımsıcak göğsünde derin bir uykuya dalmıştı. Gece yarısıydı.
Arkadaşları, Salko’ya canlarının taze üzüm yemek istediğini söylediler. Sarıkaya’daki bağlarına götürmesini istediler. Babasının bağda olduğunu anımsayan Salko, pek istekli olmadı. Ama arkadaşlarının baskılarına, üstelemelerine fazla direnemedi. Sonunda isteksizce razı oldu. Köyden dışarı yürüdüler. Gübrelikleri, Hasan’ın kuyusunu, Asmalıdere yol çatısını geçtiler. On beş dakikada Sarıkaya’daki üzüm bağındaydılar. Salko’nun sıkı tembihleri nedeniyle herkes, hiç ses çıkarmadan, sessizce asmalara yanaştı. Bal gibi tatlı üzümleri salkım, salkım koparıp mideye indiriyorlardı. Çeşit, çeşit üzüm vardı. Kara üzüm, razakı, çekirdeksiz…
Kasmo Sejkiç o yıl Sarıkaya’da yan yana uzanan iki tarlasına da mısır ekmişti. Küçücük üzüm bağı da tarlasının bir kıyısındaydı. Doymak bilmez, zararda sınır tanımaz domuz sürülerine karşı mısırlarını ve bağını korumak için, bağın ortasındaki zerdali ağacının altına bir kerevet yapmıştı. Dört sağlam ve kalın direk üzerinde ve insan boyundan daha yüksekteydi. Küçük ve taşınabilir bir merdivenle çıkılabiliyordu.
Her akşam hava kararır kararmaz Kasmo; elinde tüfeği ve gazlı feneri ile Çakmaklı’dan Sarıkaya’ya gelip kerevetine tırmanıyordu. Bazen yatarak, bazen oturarak uyukluyor, domuzları bekliyordu. Hışırtılarını, seslerini duyduğundan emin olduğunda da tüfeğini ateşliyor onları kaçırtıyordu.
O gece de yine nöbetteydi. Yanlayarak, oturarak, uyuklayarak saatler geçirmişti. Herhalde gece yarısı olmuştu. Çıt çıkmıyordu. Kerevette sırt üstü uzanmıştı. Rüzgarsız, aysız, kapkaranlık bir geceydi. Işıl, ışıl parıldayan yıldızlara baka, baka göz kapakları yavaş yavaş kapandı, uykuya daldı.
Bir ara uyanır gibi oldu. Bağın içinden, çok yakından hışırtılar, hafif sesler geliyordu sanki. Sevimsiz yaratıklar, pis domuzlar yanıma kadar sokulmuşlar, üzümlerimi yiyorlar diye düşündü. Tüfeğini kavradığı gibi sesin geldiği yöne çevirdi, tahmini hedef gözeterek tetiğe asıldı. Silah korkunç bir gürültüyle patladı. Dalga, dalga yayılan ses, gecenin sessizliğini paramparça etti, yankılandı,geri geldi.
* “Nemoj babo nemoj! Ja sam . Tvoj sin, Salko!” ağlayarak haykırıyordu oğlu.
Donakaldı Kasmo, oğlunun haykırışlarını duyunca. Ne yapmıştı? Bir avuç üzümü korumak uğruna, domuz diye kendi yavrusuna, canı gibi sevdiği en küçük oğluna mı ateş etmişti?
Şükürler olsun! Tam tetiğe asılırken son anda tüfeğinin namlusunu yukarı doğru kaldırmıştı. Acaba iyiliksever bir melek mi kalbine fısıldamış, onu uyarmıştı? Yoksa evlat katili olmaktan kendi önsezisi sayesinde mi kurtulmuştu? Gerçekte, çok hafif, belli belirsiz gelen seslerden kuşkulanmış, yukarı boşluğa ateş etmişti. Zira domuzların bu kadar sessiz olmaları mümkün değildi.
Kasmo hemen fenerini yaktı. Kerevetten atlayıp, hala korkudan tir tir titremekte olan oğlu Salko’ya doğru koştu. Onu güçlü kolları ile kavrayarak, göğsüne bastırdı, saçlarını okşadı. Çok acı bir olayı yaşamaktan son anda kurtulduğu için Allah’a şükretti.
Salko’yu hafifçe yere bıraktı. Elindeki fenerle çevreye bakınca, asma diplerinde oğlunun arkadaşlarını da gördü. Hepsi donakalmışlar, hiç kıpırdamadan, hareketsiz, korku dolu gözlerle ona bakıyorlardı. Kasmo durumun korkunçluğunu daha da iyi kavradı.
Kendini toparladı. Güven veren, sevgi dolu, babacan sesiyle ağır, ağır konuştu: “Ah be çocuklar! Sizin bu yaptığınız da iş mi be? Gündüz gözüyle gelip doya, doya göre, göre yeseydiniz olmaz mıydı? Haydi gece geldiniz, hiç olmazsa bana seslenin, yine dilediğiniz kadar üzüm yiyin. Helal olsun! Köyde herkes, Rumlardan kalan üzüm bağlarının tümünü köklerken, ben bu küçük bağı niye korudum? Çoluk çocuk, eş, dost, komşu yesin diye… Neyse, şükür ki ucuz atlattık. Bu hepimizin kulağına küpe olsun! Bir daha böyle yanlış, gizli kapaklı işler yapmayın. Haydi bakalım kalkın, yola koyulalım, köye birlikte dönelim!”
Bir elinde tüfeği, diğer elinde feneri, Kasmo önde, Salko ve arkadaşları ardında, gecenin bu ilerleyen saatinde, yaşadıkları olayın şokundan henüz kurtulamamış bir durumda, sessizce Çakmaklı’ya doğru ilerlediler…
*“İmdat! yılan, yılan, imdat!”
*”Yapma baba yapma! Ben oğlun Salko!”
ZEKERİYA YAVUZ (SEJKİÇ)



del.icio.us
Digg
Yorumlar (0 Yorum Eklendi):
Yorumunuzu Ekleyin