PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Srebrenicam,Gümüş Kızım



munira
03-07-07, 18:47
Evladımı öldürdüler
Geç kaldım yavrum affet beni
Ölüme geç kaldım
Seni bırakıp beni almalıydı…
Oğlum yok, eşim , şehrim yok
Ben de yokum
Adım da yok
Artık sadece Srebrenicalı anneyim
------------
Srebrenica. Bu toprağa kurulan üç şehirden birisiydi o…
Argentaria-Domavia-Srebrenica. Üç güzel isim… Üç zengin kent… Üç acı…
Hayatı öğreten üç isim.
İlk ikisi tarihler içerisinde yok oldu gitti. Son adı Srebrenica oldu.
Yüksek tepeleri olan güzel şehir. Bjele vode, Crni Guber, Mali Guber, Pribiçevac, Borik, Zabojna, Bojna, Grad tepeleri. Kolo oynarcasına bir aradaydınız. Sonra dağılıp gittiniz. Potoçari deresinde, Bratunac’ta, Zvornik’te yok oldunuz.
Herkesle paylaştığınız meyveleriniz vardı. Güzel renkli kestaneler, mor borovnicalar…
Yaseminler, sümbüller, sarmaşık güller, akşam sefaları bahçeleri süslerdi.
Saşe madenlerinde değerli madenler çıkardı.
Dağlarında hayat veren atmosfer ile guber, ljepotica voda, oçna voda gibi şifalı suları vardı.
Srebrenica , çocukluğumuz seninle yok oldu. Behka, Beba, Ferid, Fata, Sadet, Dika ve Raza arkadaştılar.
Okulun son zili çaldığında hep birlikte Pribiçevac’ta kestane toplamaya giderlerdi .
Crvena rijeka’da yüzerler, oynarlar, kumlardan kurabiyeler yaparlardı.
Srebrenica;bunların hepsi geçmişte kaldı. Ama seni içimizde dipdiri yaşatacağız.
Sende olan herşey temizdi, sağlıklıydı, şerefli ve sevgiliydi.
Bu kentte yaşayanlar acılarını da sevinçlerini de sessizce yaşarlardı.
Bu şehrin insanları ışıdığı sürece,güneşin ışıklarını elmaslarla bezeyeceklerini sanırlardı.
Sonra herşey ters yüz oluverdi.
1992 yılının haziran ayıydı. Düşmanlar tepelerde ortaya çıktılar.
Sonra güçlüklerle direnebildiğin 1992-1993-1994 geldi..
Ve…
Sonunda adın 11.07.1995 oldu…
10 bin kişini öldürdüler.
Mahvoldun…
Cennetin cehennemi oldun
Elmas gerdanlığını kopardılar.
Dünyaya seslenen sessiz çığlık oldun
Srebrenicam
Gümüş kızım
Tepelerinden yükselen çığlıklar, dünyayı kucaklayarak sonsuzluğa kadar yankılanacak
Yoksa senin yeni adın Kabir’mi?
Neredesiniz insanlar?
İnsanlarımız…
Sabır diye diye yok oldunuz. Düşmana lanet okumayın. Onlar zaten lanetli. Onlar vahşetin askerleri. Beddua etmeyin. Dua edin. Gözlerinin önünde bir mum ışığı görmeleri için dua edin.
Mum ışığını görsünler ki hayatın ne denli kısa olduğunu anlasınlar. Dua edin de düşmanların gözü önünde tam 250 bin mum ışısın.
Dileyiniz. Düşman yok ettiği canların sayısını fark etsin. Alevler onların alnına utancı kazısın. İçlerinde vicdan ateşi alevlensin.
Srebrenicalı annelerin unutulduğunu söyleyen kim!
Onların hakkını helal ettiğini söyleyen kim!
Onların affedeceğini söyleyen kim!
Kesilerek öldürülen evladının tabutunun yanında ettiği çelikten yemini bozmaya kimin gücü yeter?
HİÇ KİMSENİN…

komaraCc
03-07-07, 19:24
Kesilerek öldürülen evladının tabutunun yanında ettiği çelikten yemini bozmaya kimin gücü yeter?
HİÇ KİMSENİN…

hiç kimsenin munire abLa hiçkimsenin :(:(:(:(:(:mad:

webbee
03-07-07, 19:46
soylenecek soz yok .............

munira
03-07-07, 22:38
soylenecek soz yok .............

Aslında var webbee var.
Söylemek istediklerimi sizlerle paylaşınca, Srebrenica adına sorumluluğumu yerine getirdiğimi hissediyorum.
Sen de anlat. Birbirimize merak ettiklerimizi soralım. Bilmediklerimizi ve bildiklerimizi paylaşalım.

webbee
03-07-07, 23:19
dogru soyluyorsun guzel kardesım ama bazen bazı ınsanlar senın soyledıklerını yanlıs anlamakla kalmayıp senıde rencıde etmeye calısıyor ayrıyetten senın fıkrın ona ters yada yanlıs gelıyorsa bıle olayı baska yerlere tasıyor.bu sadece benım degıl herkes ın basına gelmıstır gelıyordur ve gelecektırde
bız burada aynı mılletın aynı kardeslerın cocuklarıyız kımımız buyuk kımımız kucuk ama hep bır aradaysak beraber hareket etmelıyız bırbırımızı her ne konuda olursa olsun desteklemelıyız korumalıyız sadece cıkar ıcın degıl her seyı kotu algılamamak ta fayda var dıyorum ben

SLjiVoVicA
04-07-07, 01:04
Mirsad'lar ve Akşam Sefalarına;


http://www.youtube.com/watch?v=rmNBXYg8UX4

Temmuz'un onuydu... Hiçbir yılın temmuzu bu kadar sıcak geçmemişti. Bu seneki sıcak bambaşkaydı.
Mirsad, evdeki hengameden yorulup odanın en ücra köşesine çekilmiş, bağdaş kurarak yere oturmuş, dirseklerini bacaklarının üzerine koyup avuçlarıyla ufacık yüzünü kapatmıştı. Doktor olmak istiyordu Mirsad büyüyünce. Onu düşünüyor, hayallerinin peşine takılıp pembe bulutlar üzerinde uçuyordu. Doktor olacaktı, öyle olmalıydı. Çünkü çok sevdiği dayısını o gittiği uzak yerden(?) çağıracak ve onu iyileştirecekti... Dedesinin titrek sesli bağırışıyla pembe bulutlar birden ortadan kaybolmuştu. Gözlerini açtı ve ayağa kalkıp yemek masasına doğru ilerledi. Sofrada yarım ekmek ve dokuz bardağa bölüştürülmüş sudan başka bir şey yoktu. Ekmek Mirsad'ındı. O tüm iştahla hafif bayatlamış ekmeğini yerken, babası " artık gitmemiz gerekiyor, iyi şeyler olmayacak!" diye haykırmıştı. Evet bir an önce toparlanıp gitmelilerdi gerçekten. Fazla geç olmadan (!) hemen ertesi gün yola koyulmalılardı. Mirsad sofradan kalktı. Ekmeğinden bir parça bölüp Yeşil demirli kafesin içindeki muhabbet kuşunun önüne attı. " Ah be çocuk!" dedi dedesi... Mirsad dedesine yöneltti hemen gök mavisi gözlerini.
"Keşke senin gibi olabilsek! Sadece güzel şeylerin farkında olsak. Ve kötü gidenleri umursamayabilsek. Hatta olup bitenlerden hiçbir şey anlamasak!" diye hayıflandı dedesi gözlerinden buruşuk yanaklarına doğru yaş süzülürken... Annesi " şimdi de olan bitenlerden bir şey anlamıyoruz..." diye karşılık verdi.

[/URL]

Mirsad bu anlamlandıramadığı uzun diyaloglardan çok sıkılmıştı. Hava da sıcaktı. Dışarı çıkmak istedi biraz. Evlerinin küçük bahçesine. Üstelik akşam olmak üzereydi. Akşam sefalarının açışlarını izlemeliydi. Dayısıyla hep yapardı bunu. Çok hoşuna giderdi çiçeklerin pembe kollarını yavaşça aralamaları...
Annesine dışarı çıkmak istediğini söyledi... Elbette karşı çıktı kadın...
"Olmaz!" dedi sert bir dille. "Karanlık çökecek birazdan. Burada oyun oynamıyoruz. Çıkamazsın!" diye devam etti. Mirsad küçük kollarını havaya kaldırıp elleriyle başını kaşımaya başladı hızlı hızlı. Sinirlendiğinde ya da istediği bir şey yerine getirilmediğinde hep böyle yapardı. Bunu yaparken ufak avuçları sanki bir altın çuvalına dalıyor gibi oluyordu. Sapsarıydı saçları... " Ama... ama akşam sefaları açacak!" dedi... Annesi baş edemeyeceğini anlayınca kabul etmek zorunda kaldı. "Kapıyı açık bırak yalnız, eşikten de ayrılma!" dedi.
Öyle yaptı. Eşikte oturarak karşıdaki akşam sefalarına doğru bakakaldı. Onların geceyi selamlayışı, hovarda bedenlerinin rüzgarla yaptığı hınzırca dansı ne kadar güzeldi... Yeşil bir örtünün üzerinde akşam meltemi ile sevişiyor gibiydiler. Hatta suratlarındaki pembelik de utandıklarından dolayıydı sanki... Gözlerini güneşin ardına kaçtığı, ufuktaki dağlara çevirdi Mirsad... Sanki dağların ardını görebiliyordu... Sanki... Sanki...

Sabah oldu!!! Güneş doğdu!! Temmuz'un on biri... Yıllardan Utanç! Her şey tersine döndü güvenli bölge(!)de... Bombalar... Çığlıklar... Hıçkırıklar... Haykırışlar... Akşam sefaları gözyaşlarını gizlemek için uzun kollarıyla yüzlerini kapadılar... Topraklarına dökülen kanlarla soldular... Yeşil kafesi açıldı muhabbet kuşunun. Hızla çırptı kanatlarını. Gri bir gökyüzüne uçuyordu. Akşam Mirsad'ın verdiği bayat ekmekten kemirdikleriyle güç alıp uzaklara uçacaktı. "Yaşamak için!..."
Mirsad o günden sonra hiçbir akşam sefasını açarken izleyemedi. Mirsad o günden sonra yoktu!! Daha beş yaşında bile yoktu! O günden sonra akşam sefaları hiç eskisi gibi açmadı Srebrenica topraklarında...
O gün çok sıcaktı... Bu seneki sıcak bambaşkaydı... Yüreklerimizi yaktı...



Yapamadım hiçbir şey! Mirsad için de, annesi için de, dedesi için de, babası için de ve diğerleri için de... O küçük bahçedeki akşam sefaları için de üstelik...
***
ay çırpındı, patikalar yol aradı hicretine
bir ensar’dı aradığın
yazdı, kandı, kızıldı
temmuzdu.. terin silemedim
beglik şöyle dursun şâdlık bende yalan düştü
ten düştü candan
kan terledi.
***
Ama o günden sonra, o affedilmez günden sonra ant içtim... Unutmamak için!
Unutulan soykırım tekrarlanırdı! Alija öğütüydü bu. unutmamalıydım... 12. sene de... 52. sene de!... Hiçbir zaman... Akşam sefaları eski neşesiyle açıncaya kadar!...

Çoğunu çocukların ve kadınların oluşturduğu 8500 masum Boşnak'ın vahşice öldürüldüğü 11 Temmuz 1995 Srebrenica Katliamının 12. yılında tüm şehitleri anıyoruz... Hepsine allah rahmet eylesin. Hepsinin ruhları şad olsun...

" Hayır! O'nlara ölüdür demeyin. Onlar "diridir"ler... Ancak bunu siz bilemezsiniz! "


[url]http://www.youtube.com/watch?v=dx3Re1ti4ZQ (http://imageshack.us)





"Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. çünkü
unutulan soykırım tekrarlanır."

Alija İzzetbegoviç

munira
04-07-07, 11:42
Mirsad'lar ve Akşam Sefalarına;


http://www.youtube.com/watch?v=rmNBXYg8UX4

Temmuz'un onuydu... Hiçbir yılın temmuzu bu kadar sıcak geçmemişti. Bu seneki sıcak bambaşkaydı.
Mirsad, evdeki hengameden yorulup odanın en ücra köşesine çekilmiş, bağdaş kurarak yere oturmuş, dirseklerini bacaklarının üzerine koyup avuçlarıyla ufacık yüzünü kapatmıştı. Doktor olmak istiyordu Mirsad büyüyünce. Onu düşünüyor, hayallerinin peşine takılıp pembe bulutlar üzerinde uçuyordu. Doktor olacaktı, öyle olmalıydı. Çünkü çok sevdiği dayısını o gittiği uzak yerden(?) çağıracak ve onu iyileştirecekti... Dedesinin titrek sesli bağırışıyla pembe bulutlar birden ortadan kaybolmuştu. Gözlerini açtı ve ayağa kalkıp yemek masasına doğru ilerledi. Sofrada yarım ekmek ve dokuz bardağa bölüştürülmüş sudan başka bir şey yoktu. Ekmek Mirsad'ındı. O tüm iştahla hafif bayatlamış ekmeğini yerken, babası " artık gitmemiz gerekiyor, iyi şeyler olmayacak!" diye haykırmıştı. Evet bir an önce toparlanıp gitmelilerdi gerçekten. Fazla geç olmadan (!) hemen ertesi gün yola koyulmalılardı. Mirsad sofradan kalktı. Ekmeğinden bir parça bölüp Yeşil demirli kafesin içindeki muhabbet kuşunun önüne attı. " Ah be çocuk!" dedi dedesi... Mirsad dedesine yöneltti hemen gök mavisi gözlerini.
"Keşke senin gibi olabilsek! Sadece güzel şeylerin farkında olsak. Ve kötü gidenleri umursamayabilsek. Hatta olup bitenlerden hiçbir şey anlamasak!" diye hayıflandı dedesi gözlerinden buruşuk yanaklarına doğru yaş süzülürken... Annesi " şimdi de olan bitenlerden bir şey anlamıyoruz..." diye karşılık verdi.

[/URL]

Mirsad bu anlamlandıramadığı uzun diyaloglardan çok sıkılmıştı. Hava da sıcaktı. Dışarı çıkmak istedi biraz. Evlerinin küçük bahçesine. Üstelik akşam olmak üzereydi. Akşam sefalarının açışlarını izlemeliydi. Dayısıyla hep yapardı bunu. Çok hoşuna giderdi çiçeklerin pembe kollarını yavaşça aralamaları...
Annesine dışarı çıkmak istediğini söyledi... Elbette karşı çıktı kadın...
"Olmaz!" dedi sert bir dille. "Karanlık çökecek birazdan. Burada oyun oynamıyoruz. Çıkamazsın!" diye devam etti. Mirsad küçük kollarını havaya kaldırıp elleriyle başını kaşımaya başladı hızlı hızlı. Sinirlendiğinde ya da istediği bir şey yerine getirilmediğinde hep böyle yapardı. Bunu yaparken ufak avuçları sanki bir altın çuvalına dalıyor gibi oluyordu. Sapsarıydı saçları... " Ama... ama akşam sefaları açacak!" dedi... Annesi baş edemeyeceğini anlayınca kabul etmek zorunda kaldı. "Kapıyı açık bırak yalnız, eşikten de ayrılma!" dedi.
Öyle yaptı. Eşikte oturarak karşıdaki akşam sefalarına doğru bakakaldı. Onların geceyi selamlayışı, hovarda bedenlerinin rüzgarla yaptığı hınzırca dansı ne kadar güzeldi... Yeşil bir örtünün üzerinde akşam meltemi ile sevişiyor gibiydiler. Hatta suratlarındaki pembelik de utandıklarından dolayıydı sanki... Gözlerini güneşin ardına kaçtığı, ufuktaki dağlara çevirdi Mirsad... Sanki dağların ardını görebiliyordu... Sanki... Sanki...

Sabah oldu!!! Güneş doğdu!! Temmuz'un on biri... Yıllardan Utanç! Her şey tersine döndü güvenli bölge(!)de... Bombalar... Çığlıklar... Hıçkırıklar... Haykırışlar... Akşam sefaları gözyaşlarını gizlemek için uzun kollarıyla yüzlerini kapadılar... Topraklarına dökülen kanlarla soldular... Yeşil kafesi açıldı muhabbet kuşunun. Hızla çırptı kanatlarını. Gri bir gökyüzüne uçuyordu. Akşam Mirsad'ın verdiği bayat ekmekten kemirdikleriyle güç alıp uzaklara uçacaktı. "Yaşamak için!..."
Mirsad o günden sonra hiçbir akşam sefasını açarken izleyemedi. Mirsad o günden sonra yoktu!! Daha beş yaşında bile yoktu! O günden sonra akşam sefaları hiç eskisi gibi açmadı Srebrenica topraklarında...
O gün çok sıcaktı... Bu seneki sıcak bambaşkaydı... Yüreklerimizi yaktı...



Yapamadım hiçbir şey! Mirsad için de, annesi için de, dedesi için de, babası için de ve diğerleri için de... O küçük bahçedeki akşam sefaları için de üstelik...
***
ay çırpındı, patikalar yol aradı hicretine
bir ensar’dı aradığın
yazdı, kandı, kızıldı
temmuzdu.. terin silemedim
beglik şöyle dursun şâdlık bende yalan düştü
ten düştü candan
kan terledi.
***
Ama o günden sonra, o affedilmez günden sonra ant içtim... Unutmamak için!
Unutulan soykırım tekrarlanırdı! Alija öğütüydü bu. unutmamalıydım... 12. sene de... 52. sene de!... Hiçbir zaman... Akşam sefaları eski neşesiyle açıncaya kadar!...

Çoğunu çocukların ve kadınların oluşturduğu 8500 masum Boşnak'ın vahşice öldürüldüğü 11 Temmuz 1995 Srebrenica Katliamının 12. yılında tüm şehitleri anıyoruz... Hepsine allah rahmet eylesin. Hepsinin ruhları şad olsun...

" Hayır! O'nlara ölüdür demeyin. Onlar "diridir"ler... Ancak bunu siz bilemezsiniz! "


[url]http://www.youtube.com/watch?v=dx3Re1ti4ZQ (http://imageshack.us)





"Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. çünkü
unutulan soykırım tekrarlanır."

Alija İzzetbegoviç

11 temmuza çok az kaldı.
Paylaştığın konu o günleri o kadar güzel anlatıyor ki...
Unutmamak diyebilmek için konuyu gündemde tutmak gerekiyor. Unutmamak için bıkmadan usanmadan konuşmak anlatmak gerekiyor.
Bizlerin forum olarak böyle davranmak sorumluluğumuzdur. Katledilenler boşnaktı... Biz de boşnağız. Onları unutmamak, en çok bizim görevimiz ve sorumluluğumuzdur.

adalı
04-07-07, 12:55
Bosna dendiği zaman insanlar, mazlum, çaresiz,haksızlığa uğramış,tecavüz edilmiş,hırpalanmış bir ulusu canlandırıyor kafasında.Evleri,köyleri yakılmış,nereye "kaçacağını" bilmeyen,ateşin ve barutun olmadığı güvenli sığınakları arayan insanları canlandırıyor.Umutsuzluk içinde dışarıdan beklediği yardımın bir türlü gelmeyişine kahrolan,anaları-babaları,genci-yaşlısı bekleşen kalabalıkları canlandırıyor.Yüksek binalardan açılan sniperlerin ateşinden çocuğunu kurtarmaya koşan babaları canlandırıyor.Çaresizlik,korkulu bekleyiş,kötü son...
İnsanlar Bosna'yı böyle canlandırıyor kafasında.Bosna bunlardan ibaretmiş gibi.Bir de savaş dönemi politikacılarını.Politikacıların söylemlerini,yaşam hikayelerini...
"Kiminle savaşacağız,savaş karşılıklı güçler arasında olur." düşüncesiyle "silahlarını Yugoslav ordusuna teslim edip" kendi halkını silahsızlandırarak, AB'nin yardıma koşacağını uman politikaları sorgulamıyor.Kutsuyor,dokunulmaz hale getiriyor.AB ve ABD'nin kurgulayıp sahneye koyduğu kanlı oyunun aktörlerini görmezden geliyor.
Bu ortamda dahi örgütlenen,silaha sarılan,direnişi kotaran bir halkın mücadelesini,ne doğu ne batı,ne köyler ne metropoller dillendirmiyor.Koskoca bir yokluktan ordulaşmayı başararak,salt haklılığından aldığı güçle inançla,emperyalist köpeklerin uzaktan kumandalı maşalarını gerileterek,topraklarının dışına itme başarısını anlatmıyor.Boşnak halkının "yiğitçe duruşunu" anlatmıyor.Boşnak entellektüelleri dahi bunu yapmıyor.Yapmak istemiyorlar,çünkü büyük oyun devam ediyor,çünkü herkez şunu soracak:"Bosna bütün bunları başardıysa niçin Dayton'a oturdu?" Hırvatlar kimseyi dinlemeyip ilerlemeye devam ederken, "Neden Boşnak ordusu güç dengeleri kendi taraflarına dönmüşken, mevzilerini terketti?" Bu kadar açık soykırıma rağmen nasıl oldu da sırplar "Krayina" yı kopartıp kabul ettirdi...
İnsanlara bunları sordurtmamak için,sürekli mazlum-çaresiz halk edebiyatı körükleniyor.Sanki emperyalistlerin Dayton'la Boşnak'lara ,insanlık ve demokrasi gereği(sahip çıkarak),az da olsa bir şeyler bahşettikleri mesajı veriliyor.Gerçeğin öyle olmadığını Bosna halkı, iliklerine kadar yaşayarak,varlığını sürdürerek haykırıyor.Bosna devlet bilincini kazandıkça,organizasyonunu oturttukça kaybettiren uluslararası politikaları ve onu uygulayan politikacıları da sorgulayacaktır.
Sn. Münire Acım gibi yazarlarımız çoğaldıkça,politikacıları değil birebir halkını,hissettiklerini,savaşlarını,en çaresiz durumlarda dahi çıkış bulmayı başaran bir halkın dehasını anlatmayı sürdürdükçe,Srebrenitsa'lar da tarihin belleğine kazınır.Boşnak toplumu da gerçekten düşünür.Anlamaya başlar...

cerekarka2006
04-07-07, 13:39
bosna hersekteki ve zenicadaki müşterilerim Srebrenicaya 11 temmuzda cağırdılar...cok istiyorum gitmeyi ama gidemiyorum....snr bizim evde katilam olur....ama hepsinin acısını yürekte tutmaktyım....

munira
04-07-07, 14:04
Bosna dendiği zaman insanlar, mazlum, çaresiz,haksızlığa uğramış,tecavüz edilmiş,hırpalanmış bir ulusu canlandırıyor kafasında.Evleri,köyleri yakılmış,nereye "kaçacağını" bilmeyen,ateşin ve barutun olmadığı güvenli sığınakları arayan insanları canlandırıyor.Umutsuzluk içinde dışarıdan beklediği yardımın bir türlü gelmeyişine kahrolan,anaları-babaları,genci-yaşlısı bekleşen kalabalıkları canlandırıyor.Yüksek binalardan açılan sniperlerin ateşinden çocuğunu kurtarmaya koşan babaları canlandırıyor.Çaresizlik,korkulu bekleyiş,kötü son...
İnsanlar Bosna'yı böyle canlandırıyor kafasında.Bosna bunlardan ibaretmiş gibi.Bir de savaş dönemi politikacılarını.Politikacıların söylemlerini,yaşam hikayelerini...
"Kiminle savaşacağız,savaş karşılıklı güçler arasında olur." düşüncesiyle "silahlarını Yugoslav ordusuna teslim edip" kendi halkını silahsızlandırarak, AB'nin yardıma koşacağını uman politikaları sorgulamıyor.Kutsuyor,dokunulmaz hale getiriyor.AB ve ABD'nin kurgulayıp sahneye koyduğu kanlı oyunun aktörlerini görmezden geliyor.
Bu ortamda dahi örgütlenen,silaha sarılan,direnişi kotaran bir halkın mücadelesini,ne doğu ne batı,ne köyler ne metropoller dillendirmiyor.Koskoca bir yokluktan ordulaşmayı başararak,salt haklılığından aldığı güçle inançla,emperyalist köpeklerin uzaktan kumandalı maşalarını gerileterek,topraklarının dışına itme başarısını anlatmıyor.Boşnak halkının "yiğitçe duruşunu" anlatmıyor.Boşnak entellektüelleri dahi bunu yapmıyor.Yapmak istemiyorlar,çünkü büyük oyun devam ediyor,çünkü herkez şunu soracak:"Bosna bütün bunları başardıysa niçin Dayton'a oturdu?" Hırvatlar kimseyi dinlemeyip ilerlemeye devam ederken, "Neden Boşnak ordusu güç dengeleri kendi taraflarına dönmüşken, mevzilerini terketti?" Bu kadar açık soykırıma rağmen nasıl oldu da sırplar "Krayina" yı kopartıp kabul ettirdi...
İnsanlara bunları sordurtmamak için,sürekli mazlum-çaresiz halk edebiyatı körükleniyor.Sanki emperyalistlerin Dayton'la Boşnak'lara ,insanlık ve demokrasi gereği(sahip çıkarak),az da olsa bir şeyler bahşettikleri mesajı veriliyor.Gerçeğin öyle olmadığını Bosna halkı, iliklerine kadar yaşayarak,varlığını sürdürerek haykırıyor.Bosna devlet bilincini kazandıkça,organizasyonunu oturttukça kaybettiren uluslararası politikaları ve onu uygulayan politikacıları da sorgulayacaktır.
Sn. Münire Acım gibi yazarlarımız çoğaldıkça,politikacıları değil birebir halkını,hissettiklerini,savaşlarını,en çaresiz durumlarda dahi çıkış bulmayı başaran bir halkın dehasını anlatmayı sürdürdükçe,Srebrenitsa'lar da tarihin belleğine kazınır.Boşnak toplumu da gerçekten düşünür.Anlamaya başlar...


Safet bey
Bu düşüncelerinize bazı şeyleri eklemek istiyorum.
Bosna halkı hiç bir zaman aciz ve zavallı olmamıştır. Bu konudaki düşüncelerinize tümüyle katılıyorum.
Öyle ki; batılı medyalar, Bosnada direnen boşnakları "Mucizevi Bosna Direnişi" sloganıyla duyurmuştu.
Silahsız savunmasız durumda olmanın çaresizliğine kapılmayıp, en kısa zamanda silah, mühimmat icat etmişlerdi.
Su borularından yaptıkları ve Dedo'nun "Roro"'su dediğimiz havan benzeri silahla cumhurbaşkanlığı binasına yönelik ilk saldırılar püskürtülmüştü.
En inanılmaz direnişlerinden biri ise tamamen el yapımı 840 metrelik tüneldir.
Hatta dünyayla alay edercesine, tünel çıkışına bir tabela konulmuştu. Üzerinde "Paris 1365 km" yazıyordu.
Herşey direnişti. Onurlu direniş. Kadınlar da bu direnişte dünyaya farklı bir davranışla seslerini duyurdular. Hiçbir zaman saçı başı dağınık gezmediler. Makyajsız dolaşmadılar. Bununla "Biz varız. Bizi yok edemezsiniz" dediler.
Dahası Bosna'da asla bitlenme gibi savaşların vazgeçilmezi yaşanmadı. Bir litre su bile temizlenmemize yetiyordu. Genellikle kısa saçlı olur ve her zaman saçlarımız pırıl pırıl gezerdik. Hatta yabancıların yanında ağlanmazdı bile. Bir nine hatırlıyorum. Çok açtı. Yiyeceğinin olmadığını biliyordum. O gün Kızıl-Haç yardım teşkilatı yiyecek dağıtımı yapacaktı. Kakao, vietnam savaşından kalan bisküvi ve 250 gram yağdan oluşan yiyecek yardımları. Nineye "Sende git al "dedim.
"Olmaz kızım. Gitmem. Ben hacıyım.O kapıdan ekmek yemem. Zaten benim evimde yiyecek var" demişti...
İşte bosnak onuru...

adalı
04-07-07, 15:19
Savaş döneminde ve çarpışmalar sürerken çekilmiş bir VHS kasette,Bosna'lı savaşçı,zerre kadar tereddüt yansıtmayan bir ses tonuyla şöyle konuşuyordu: "Kad krenu na nas nek pogledayu dal nosu muşke gaçe il jenske!" Böyle bir duruş sergileyen halk elbette kafasını kaldırıp silkinecektir.