Eluşka
07-07-07, 18:22
Mail ile bana gelmiş bir yazıdır, paylaşmak istedim. Daha önce yayınlanmış olup olmadığından haberim yok.
SREBRENICA: MODERN ÇAĞIN KERBELASI
Srebrenica, ya da Avrupa'daki Kerbela. Aydın Ünal´ın yazısı..
GİRİŞ
Kasvet kelimesinin ve duygusunun somutlaştığı ve tüm atmosferi çepeçevre kapladığı üç şehir biliyorum: Kerbela, Hama ve Srebrenica.
Kerbela, 1300 yıl önce Hazreti Peygamberin torunu Hazreti Hüseyin'in ve ailesinin katliamına şahit olmuştu. O günden sonra lanetlenen şehir, başta Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere bir çok devlet adamının ziyaretçiler için yaptıkları imar çalışmalarına rağmen o atmosferini hiç kaybetmedi. Kerbela'nın evleri ve altın kubbeler uzaktan göründüğü anda hava kapandı, yüreğim daraldı ve bütünüyle karamsarlık çöktü. Şırıl şırıl akan sular ve palmiye ağaçları Kerbela'nın susuzluğunu zerre kadar gidermemişti.
Bu ziyaretten birkaç hafta sonra Suriye'nin Hama kentine girdik. Burada 1982 yılında bir katliam yaşandığını anlamak için tarih bilmeye gerek yoktu.
İnsanların yüzleri, evler, ağaçlar, şehrin ortasından akan nehir, ezanlar zaten olağanüstü atmosferle örtüşüyordu. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen insanların yüzlerinde ve tavırlarında öfke ve korkuyu seçebiliyordunuz.
Kasvet duygusu Srebrenica'da çok daha taze, çok daha sıcaktı. 1995 yılında Batı'nın gözleri önünde Sırp vahşetine kurban edilen 12 bin insanın çığlığı kenti çevreleyen dağlarda hâlâ yankılanıyordu. Tarihin en acımasız katliamlarından birinin yaşandığı Srebrenica, görünüm olarak, coğrafi olarak Bosna-Hersek'in en şirin kentlerinden biri olmasına rağmen, üzerinden binlerce yıl boyunca eksik olmayacak o kasvet havasıyla karanlığa bürünmüştü.
***
Saraybosna'dan güneşli bir Temmuz günü yola çıktık. Sırp Cumhuriyeti sınırlarına girince havaya sinmiş vahşet kokusu ister istemez hissediliyordu. Hava birden ağırlaşıyor, yüzler asık, gözlerde izah edilemeyen, donuk bakışlar. Kiril alfabesi ve yoksulluk diğer dikkat çeken unsurlar. Yol boyunca yıkık dökük, kurşunlanmış, bombalanmış evler. Bazı evlerde onarım çalışmaları var. Birkaçına uğrayıp selam veriyoruz, bir dokunup bin ah işitiyoruz. Terketmek zorunda kaldıkları evlere geri dönen müslümanlar tedirginliklerini gizlemiyorlar. Vahşetin izleri hâlâ canlı. Geri dönenlere yönelik baskılar devam ediyor. Ama geri dönmekten başka çareleri yok. Bin yıllardır oturdukları evlerini, tarlalarını, köylerini geride bırakıp gidemiyorlar.
Kladanj ve Brutanaç'ı geçip Srebrenica'ya yöneliyoruz. Yaklaştıkça içimizdeki karartı artıyor. Uzaktan Srebrenica görünüyor. Dağların arasında şirin mi şirin bir kent. Yeşillikler içinde. Her tarafından sular çağlıyor. Şehrin girişinde, bir futbol sahasının önünde duruyoruz. Sahanın ortasında beyaz, mermer bir taş var. Srebrenica'da katledilenlerin anısına dikilmiş. Başında bir polis bekliyor. Yüzünden sıkıcı bir iş yaptığı anlaşılıyor.
***
Srebrenica'da ne oldu?
Şehre girerken burada olup bitene ilişkin bilgilerim çok sınırlıydı. Bosna Hersek'te müslümanlara yönelik katliamların en kanlısı burada yaşanmıştı. Savaşın sonlarına doğru, tam da müslümanlar tüm cephelerde zafer kazanmaya başlamışken, Avrupa ve ABD Bosna hükümetini Dayton anlaşmasını imzalamak konusunda aceleci davranmaya başlamıştı. Savaşın biteceği anlaşılınca, Sırplar Gorazde ve Srebrenica gibi iki stratejik kenti ele geçirmek için tüm güçlerini burala yönelttiler. Sonuç, tarihin en kanlı katliamlarından biri oldu. 12 bin civarında müslüman birkaç gün içinde katledildi, toplu mezarlara gömüldü. Katliam her şekilde yapıldı. Kurşuna dizme, yakma, diri diri gömme... Bunun yanında en ağır işkenceler, tacizler ve tabii ki tecavüzler... Bugün bile birçok annne baba çocuklarını arıyor, onlara ilişkin bir haber bekliyor. En azından mezarının yerini bilmek istiyor. Her gün yeni bir toplu mezar bulunuyor, her gün vahşetin boyutları bir kez daha gün yüzüne çıkıyor, her gün acılar tazeleniyor.
Srebrenica sadece şehit olan 12 bin müslümanla değil, başka boyutlarıyla da tarihe geçti. Sırp vahşeti somutlaştı, Batı dünyasının müslümanlara bakış açısı Srebrenica'da daha da net bir hal aldı. Gerek bölgedeki komutanlar, gerekse Brüksel'de, NATO'daki omzu kalabalık subaylar, politikacılar sözkonusu olan müslümanlar olunca tüm insani değerlerin ne kadar anlamsız olduğunu ispat ettiler.
Geriye bugün bile acı bir gülümsemeyle anılan "Güvenli Bölge Srebrenica" tanımlaması kaldı.
***
Katliamdan 5 yıl sonra gittiğimiz Srebrenica'da havayı tarif etmek çok zor. Yanmış yıkılmış evler aslında olayın çok küçük bir parçasını izah ediyor. Çünkü kuralları olmayan bir çatışma sözkonusu. Zaten katliam da ustaca yapılmış. Öyle ki, iş bittikten sonra iz bırakmamak ve ilerde yargılanmamak için her türlü önlem alınmış. Her şey şehrin dışında, genellikle de ormanda olmuş bitmiş. Ama vahşet, Srebrenica'nın iliklerine kadar işlemiş. Hiç kimse huzur içinde değil bu kentte. Ne Sırplar, ne de yavaş yavaş bölgeye dönmeye çalışan müslümanlar. Hatta kuşlar bile mahzun uçuyorlar yıkık minarelerin, kubbelerin üzerinden.
İnsanlığa ait hiçbir duygunun izah edemeyeceği bir atmosfer. Pişmanlık, acı, keder, ağlamak, yüreği sızlamak gibi kelimeler yetersiz kalıyor. Her şeyin üzerine bir de Sırpların komutanları tarafından aldatılmışlığı ekleniyor. Srebrenica'nın madenlerini sömüren savaş baronları, Sırp işçileri köle gibi kullanıyor. Dün katliama ortak olanlar, bugün üzerlerine çöken ağırlığın altında, dağlardan kulaklarına gelen bebek çığlıklarıyla çıldıracakları günü bekliyorlar.
***
Srebrenica neyi anlatıyor?
Srebrenica, insanoğlunun sınırlarını anlatıyor.
Srebrenica vahşetin, katliamın, acımasızlığın, gözü dönmüşlüğün, nefretin hangi uçlara varabileceğini anlatıyor.
Srebrenica, sadece Hollandalılar'ın, İsveçler'in, Ruslar'ın, Yunanların değil, tüm Batı dünyasının müslümanlar sözkonusu olunca nasıl duyarsız kalabileceğini, vahşete nasıl kayıtsız kalabileceklerini, hatta vahşete nasıl ortak olabileceklerini anlatıyor.
Srebrenica, Kerbela'dan sonra yaşadığımız en acı öyküyü anlatıyor.
İşte bunun için asla unutulmaması, unutturulmaması , nesilden nesile aktarılması gereken bir öykü Srebrenica.
Ki, biz unutsak bile, gördükleri vahşeti Bosna'nın kentleri, ormanları, kan olup akan Buna, Neretva, Drina nehirleri unutmayacak. Tıpkı Kerbela'nın, Hama'nın kurşun gibi ağır havası gibi buradaki hava da belki yüzyıllar boyunca dağılmayacak.
***
Ben, islam tarihinin bu en taze katliamının izini sürmeye çalıştım. Bosna'nın değişik şehirlerinde ve Srebrenica'da yaptığım seyahatler esnasında görgü tanıklarını dinledim. Burayla ilgili yazılmış raporları, kitapları inceledim. Ortaya katliamın kısa bir özeti çıktı. Bu özet, 2002 yılında Milli Gazete'de yazı dizisi olarak yayınlanmıştı. Katliamın 10. Yılı anma törenleri vesilesiyle bazı güncellemelerle yeniden elden geçirdim.
Srebrenica'nın öyküsü henüz yazılmadı, yazılamaz da. Çünkü çok sayıda kara delik, henüz aydınlanmamış çok sayıda olay var. Ben sadece bir paragraf açtım. Umarım faydalı olur. Birkaç da teşekkür. Hakan-Emira Albayrak, Jasmine Hrle, Rıfat Fettahoviç, Mehmet Avdagiç, Süleyman Avdagiç ve Kladanj Belediye Başkanı Mirza Kulugliç'e bizi gerçeklerle tanıştırdıkları için...
Kendini Unutturmayan Savaş
Saraybosna Holliday Inn Oteli'nin lobisindeki televizyonda, BHT Televizyonunun 18.00 haberlerinde yine tabut görüntüleri var. Kazılan mezarlar, iskeletler, kafatasları, cenaze namazları. Rehberimiz Rıfat Fettahoviç haberi Türkçe'ye çeviriyor: Bosna'nın doğusunda, Sırp Cumhuriyeti'nin kontrolünde bulunan Vişegrad'da yeni toplu mezar bulunmuş. 1991-1995 yılları arasında katledilmiş 140 Müslümanın cesedi çıkarılmış. Yanımızdaki Boşnak arkadaşlar sadece Vişegrad'da henüz ortaya çıkarılmamış daha binlerce cesedin olduğunu söylüyorlar. Görüntülerde Vişegrad'ın binlerce yıllık simgesi Drina köprüsü var.
Vişegrad kasabasının yakınlarındaki Sokolac köyünden İstanbul'a devşirme olarak gelen ve Osmanlı İmparatorluğu'na sadrazam olan Sokollu Mehmet Paşa'nın yaptırdığı köprü bu. Adına bir de roman yazılan ve İvo Andriç'e Nobel Edebiyat ödülü kazandıran köprü şimdi Sırplar'ın elinde. Ziyaret etmek, fotoğrafını çekebilmek bile neredeyse imkansız. Öyle mahzun duruyor ki...
Vişegrad'da ortaya çıkarılan toplu mezar 1996 yılından beri Bosna-Hersek'in çeşitli bölgelerinde çıkarılan onlarca toplu mezardan sadece bir tanesi. Ancak bütün bu katliam, sürgün, tecavüz bölgelerinden bir tanesinde, Srebrenica'da kazılan toplu mezarlar Modern çağın hiç unutulmayacak bir lekesi olarak belleklere kazındı. Tarihin en büyük trajedilerinden birinin yaşandığı, insanlığın onurunu tamamen yitirdiği, yapanların insan bile olamayacağı bir katliam.
Tüm dünyanın seyirci kaldığı bir soykırım. Her karış toprağında meçhul bir insanın mezarının bulunduğu, işkencelerin en zaliminin uygulandığı, binlerce insanın kışın soğuğunda aç ve susuz yollara döküldüğü ve kilometrelerce yürümeye zorlandığı bir büyük trajedi.
Bosna'nın bu küçük kasabası Yirminci Yüzyıl'ın tüm zulümlerini gölgede bıraktı. Savaşın üzerinden 6 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ mezarlar açılıyor, hâlâ eşi görülmedik öldürme şekilleri ortaya çıkıyor. Ve buradan sürülmüş binlerce insan bin yıllardır yaşadıkları evlerinin, yurtlarının hasreti içinde yanıp tutuşuyor.
Batı'nın "İnsani Yardımı"
Afganistan halkına yönelik kapsamlı terörist Haçlı saldırısı sırasında başta Türkiye olmak üzere bazı ülkelerin ruhlarını ABD'ye satmış yazarları ABD ve Batılı ülkelerin Bosna'da nasıl kahraman birer kurtarıcı olduklarını ballandırarak anlattılar.
On binlerce insan öldükten, yerinden edildikten, birçok şehir yağmalandıktan ve yıkıldıktan, binlerce kadına tecavüz edildikten sonra, tam müslümanlar zafer üzerine zafer kazanmaya başlayınca yapılan müdahele hem zamanlama olarak ilginçtir, hem de geride bıraktığı enkazı asla temizleyemeyecek kadar kirlidir.
Sadece Srebrenica'nın öyküsü bile Batı'nın Bosna'da soykırımın nasıl birer parçası olduğunu, tecavüz ve katliamlara nasıl ortaklık ettiğini, hatta tecavüz ve cinayetleri bizzat kendi askerlerinin işlediğini gözler önüne serer.
Srebrenica öyküsü içindeki Hollandalı askerler, BM Genel Sekreteri, BM Bosna Özel Temsilcisi, BM Askeri Kuvvetler komutanı ve diğer üst düzey yöneticilerin tutumları Batı'nın Haçlı duygusunu asla yitirmediğinin en somut göstergeleridir.
Bosna'da savaşın başından itibaren Müslüman nüfusun yokolup gitmesini iştahla seyredenler, Sırp ve Hırvatların "beceriksizliğ i" karşısında etnik temizliğe açık destek vermekten çekinmemiş, işler tersine dönünce de zoraki bir barış anlaşması imzalayıp Bosna-Hersek'i kontrol altında tutma yolunu seçmişlerdir.
Srebrenica'nın öyküsü yüzyıllar boyunca anlatılacaktır. Srebrenica, sadece Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlar'ın azgınlığının değil, tüm bir Haçlı ruhunun en somut heykellerindendir. Srebrenica, Batı'nın geleneksel alışkanlıklarını asla terketmediğinin, ve terketmeyeceğ inin göstergesidir. Batı'nın dilinden düşmeyen insanlık, insani yardım, adalet, eşitlik ve özgürlüğün sınırlı bir kesim için anlam taşıdığı Srebrenica'da bir kez daha görülmüştür.
Srebrenica'dan sonra Afganistan'a yapılan Haçlı saldırısını insani yardım olarak nitelendirenler, kalemlerini ve daha da kötüsü ruhlarını satmamışlarsa, aslında kendilerinin de "zavallı birer zenci" olduğunu anlayacaklardı r. Ama bunun bedeli, tıpkı Bosna'da olduğu gibi, pahalıya patlayacaktır.
Srebrenica'ya Giriş
Saraybosna çok sıcak. Sabahın erken saatlerinde Srebrenica Belediye Başkanı Şevket Hafızoviç ile kısa bir görüşme yaptık. Srebrenica Sırp işgali altında. Savaştan önce 10 milyonluk nüfusunun 8 milyonu müslümanken bugün ancak geri dönen birkaç müslüman aile var. Peki nasıl olur da belediye başkanı müslüman olur? Bunu da sonradan öğreniyoruz. Seçimlerde, şu anda Srebrenica'da yaşıyor olmasalar da oralı Müslümanların da oy kullanması sağlanmış. Tabii ki Müslüman bir belediye başkanı seçilmiş. Hafizoviç kısaca Srebrenica'yı anlattı, zulmü, akan kanı, şimdiki sorunlarını ve Türkiye halkının savaş sırasındaki yardımlarını.
Artık yola çıkmaya, yıllardır anlatılan zulmün izlerini görmeye hazırdık. Üç araçlık bir konvoyla yola koyulduk. İki saatlik bir yolculuktan sonra Republica Srpska'ya hoşgeldiniz levhası karşıladı bizi. İster istemez herkes sustu. Kril alfabesiyle yazılmış levhâlâr, Bosna-Hersek federasyonu'na göre geri kalmışlık havası, somurtkan yüzler, ve dağlara taşlara sinmiş çığlıklar. Burada 5 yıl öncesine kadar yaşananları bildiğimden mi acaba, sanki bir mezbahaya girmiş gibi hissettim.
Şimdi İsviçre'de yaşayan Nihada, Vlasenica kasabasında doğmuş, çocukluğunu orada geçirmiş. 10 yıl önce kendisinin, babasının doğduğu bu güzel kasabayı terketmek zorunda kalmış. Tam 10 yıldır gidip görmemiş. Şimdi de zor bir karar vererek bize katıldı. "Gördüğüm zaman dayanamayacağı mı, o acıları yeniden hatırlayacağımı düşünüyorum. Şimdi o güzel evimizde bir Sırp oturuyor. Gerçekten dayanılmaz" diyor Nihada. Göz yaşlarını tutamıyor.
Vlasenica, Bratunac, Potocari, Srebrenica.. . Hepsi de haber bültenlerinden aşina olduğumuz yerleşim yerleri. Hepsinin birer hikayesi var. Ancak bütün hikayelerin kesiştiği nokta, Bosna Sırp ordusunun ve Sırp paramileter güçlerinin Yugoslavya ordusundan aldığı destekle gerçekleştirdiğ i toplu katliamların merkezi olmaları.
Türbe
Vlaseniça'yı geçince yol kenarındaki evlerde çalışan işçileri görüp araçlarımızı durduruyoruz. Selam veriyoruz. Müslümanlar savaşta yıkılmış evlerine geri dönmek için onarım çalışmalarına başlamışlar. Burası bir köy değil, bir yerleşim bölgesi değil. Yapayalnız bu iki evi nasıl koruyacakları nı, Sırplar'ın bir saldırısı olursa nasıl korunacakları nı soruyoruz. Hemen ikiyüz metre yukardaki tel örgülerle çevrilmiş askeri bölgeyi gösteriyorlar. Bölgedeki tüm müslümanlar evlerine geri dönmek istiyorlar ama bu o kadar kolay değil. Sırplar'ın azgınlıkları halen devam ediyor. Cesaretini toplayıp evlerine geri dönenlerden bir kaçı feci şekilde katledilmiş. Evlere ya da tarım arazilerine göz koyan Sırplar müslümanların dönmesini istemiyor. Uluslararası Güç de Sırp ve Hırvatlar'ın evlerine dönmelerinde gösterdiği kolaylığı Müslümanlar'a göstermiyormuş . Bu iki evin sahibi, askeri üssün yakınında olmaları nedeniyle Sırpları'ın saldırılarına karşı kendilerini güvende hissediyorlar. Ama ya diğerleri?
Mehmet amca Türkler'in geldiğini duyunca yakındaki evinden koştu geldi. Ağzında Drina sigarasıyla hepimizle tokalaştı. Savaş sırasında tüm ailesiyle terketmiş burayı. Şimdi yanmış yıkılmış evini onarmaya çalışıyor. İşinin zor olduğunu, çok paraya ihtiyaç duyduğunu ancak başka çaresinin de olmadığını söylüyor.
Brutanaç'tan sağa dönüp Srebrenica'ya doğru ilerliyoruz. Tedirginliğimiz artıyor. Binlerce insanın spor salonunda, yol kenarında öldürüldüğü, diri diri mezarlara gömüldüğü bu kasaba ve çevresi belki de tarih boyunca bu tedirginlik havasını hep verecek ziyaretçilerine. Orada ne olup bittiğini hiç bilmeyenler bile o çığlıkları duyacak, kasabanın atmosferine karışan o ruhları, o çocukların, kadınların, ihtiyarların, masum insanların bakışlarını hep üzerinde hissedecek.
Ve Potocari köyü. Bütün dünyanın 1992-1995 arasındaki katliamlar sırasında sıkça adını duyduğu bu köyün hikayesi de bir ayrı. BM Hollanda "Barış Gücü" üssünün bulunduğu bu köy, sadece Sırpalır'ın zulmüne tanık olmadı, BM'nin acizliğine, Hollandalı askerlerin katliam ortaklığına da tanıklık yaptı.
Mehmet Avdagiç bir zamanlar kardeşlerine ait olan evlerin yanında duruyor. Şimdi bu evlerde Saraybosna'dan gelen Sırplar oturuyor. Evlerin hemen yanında da yeni onarılmış küçük bir kulube var. Dışı yeni sıvanmış, çevresini diz boyu otlar kaplamış. Avdagiç bizi oraya götürüyor, kapısını açıyor, içerde bizi iki mezar taşı karşılıyor. "Bu mezarlarda iki Osmanlı yatıyor" diyor, "çok zaman önce buraya gelen iki evliyaymış bunlar, burada vefat etmişler. Dedem ve babam yıllarca burada türbedarlık yaptılar. Babam vefat edince burayı bana emanet etti. Savaşta koruyamadık. Sırplar burayı atları için ahır olarak kullandılar. Şimdi yeniden onarmaya çalışıyorum."
Onarım çalışmaları çok hızlı yürümüyor. Mehmet Avdagiç kendisinin burada çalışmasının mümkün olmadığını, çevredeki otları bile sökemediğini söylüyor. "Sırplar açlıktan kıvranıyor burada. Birkaç Mark verip onları çalıştırıyorum" diyor. Mezar taşları kırılmış, ancak yenilerini yapmaya çalışmış. Mezarların başlarında sarıklar var. Saraybosna'dan getirdiği seccade ve tesbihleri bırakıyor mezarların başlarına.
Srebrenica, ya da Avrupa'daki Kerbela
Srebrenica'ya varmadan birkaç kilometre beride büyük bir yeşil düzlük üzerindeki beyaz bir anıtın önünde duruyoruz. Başında bir polis bekliyor. Bu anıt 14 Temmuz 2001'de Srebrenica'da hayatını kaybeden 12 bin masumun anısına dikildi. Açılış töreninde binlerce Boşnak o zulmü bir kez daha lanetledi. Sırplar ise yine azgınlıklarını sergiledi. Üç kişi hayatını kaybetti. Biri, hikayesini daha sonra anlatacağımız 16 yaşındaki Meliha Duriç'ti.
Anıtın başındaki Sırp polis belli ki sıkıcı bir görevle görevlendirilmiş . Bu taşın başında nöbet tutuyor. Ziyaretçilerinden de hiç memnun olmuyor. Nasıl olabilir ki? Belki kendisinin de katıldığı, ya da katılmak zorunda bırakıldığı o infaz ayinlerinin kurbanlarını şimdi korumak zorunda kalmış.
Yolun kenarında harabeye dönmüş fabrikalar, yıkılmış evler var. Ve işte Srebrenica. Srebren gümüş demek. Bu küçük kasaba başta gümüş olmak üzere değerli maden rezervleriyle ünlü. Bir de şifalı suları. Heryerinden sular çıkan, yeşilliklere bürünmüş iki dağın arasında şirin bir kasaba. Ama yol boyunca şahit olduğumuz kasvet şimdi daha da yoğun. Sokaklar bomboş. Gördüğümüz tek tük kişilerin suratları bomboş. Dükkanlar bomboş. Şifalı suları için Yugoslavya'nın her yerinden gelip buraları dolduran insanlar da artık uğramıyor. Bir zamanlar cıvıl cıvıl, neşeli bir kasaba olan Srebrenica, 1995 yılında tarihinin en kalabalık günlerini yaşamış, sonra o kalabalığı yollara, dağlara kusmuş. O kalabalıklar yollarda, dağlarda yokolup gitmişler.
Sırplar katliamın tüm kanıtlarını saklamaya çalışmışlar. Batılı gazeteciler, askerler ve diplomatlar da bu konuda onlara yardımcı olmuşlar. Ama yine de sanki her karış toprağından bir kemik, bir ayakkabı teki, bir çürümüş ceket, bir sararmış kimlik çıkacakmış gibi. Cesaretinizi toplayıp şu ormanlara çıkabilseniz hiç kuşkusuz, bir zamanlar buralarda yaşamış, ama kaçarken öldürülmüş insanlara ait bir ize rastlarsınız. Bir mezar taşı, hatta başında fatiha okunacak bir mezarı bile yoktur o insanların. Belki ona fatiha okuyacak bir akrabası, eşi dostu da kalmamıştır. Kaldıysa da akıbetini bilmediği için her gün belki gelir ümidiyle yolları gözlemekte, çalan telefonlara çılgınlar gibi sarılmaktadır.
Srebrenica hiç kuşkusuz hem Avrupa'nın hem de Modern zamanların bir Kerbelası'dır. İkinci Dünya savaşından beri gerçekleştirilen toplu kıyımın ve etnik temizliğin en ağırı burada yaşanmıştır. Sadece madenleriyle ve şifalı sularıyla tanınan bu küçük kasaba şimdi tüm dünyanın tanıdığı lanetli bir kasaba olmuştur.
Peki nedir Srebrenica'nın öyküsü? Gazetecilerin, görgü tanıklarının ve resmi kaynakların ışığında, hiç unutamadığımız o acı günleri hatırlayalım. Unutamadık, unutmayacağız, unutmamamız gerekiyor. Çünkü burada 12 bin insan sadece ve sadece Müslüman oldukları için öldürüldü. Sırp ve Hırvatlar, Boşnaklar'a "Türk" diyorlardı ve insanlar, "burada Türkleri istemiyoruz" sloganlarıyla öldürüldü.
BM'nin "Güvenli Bölgesi" Srebrenica!
1992 yılında Büyük Sırbıstan'ı kurma hayalindeki Sırplar, Belgrad'da Devlet Başkanı Miloseviç ve Genelkurmay Başkanı Perisiç'in tam desteğini almış şekilde, sözde Bosna Sırp Devleti ve Sırp Demokrat Partisi (SDS) Başkanı olan eski bir Psikiyatri Doktoru Radovan Karadziç ve General Ratko Miladiç başkanlığında Bosna Hersek'teki terörlerine başladılar. Bir yandan dört yıl sürecek Saraybosna kuşatması başlatılırken, diğer yandan da kuzey ve doğu Bosna'da etnik arındırma çalışmaları sürdürülmekteydi.
Bosna'nın en doğusunda, Sırbıstan sınırında yeralan Srebrenica, tıpkı Gorazde ve Jepa gibi kuşatılmış bölgelerdendi ve Bosna Sırplarının Belgrad'la aralarındaki engellerden biriydi. Çoğunlukla müslümanların yaşadığı Bosna'nın doğu bölümü büyük oranda "temizlenmişti". Ancak çevreden kaçan müslümanların toplandığı bu kasabalar direnişlerine devam ediyorlardı.
Bijeljina, Bratunaç, Zvornik gibi bölgelerden kaçan on binlerce Müslüman, 10 bin kişilik nüfusunun 8 bin'i müslüman olan Srebrenica'ya sığınmak zorunda kalmışlardı. Srebrenica'nın nüfusu 60 bine yükselmişti. Kış ayları olmasına rağmen on binlerce insan sokaklarda yatıyor, bunun yanında açlık bütün şehri kasıp kavuruyordu. Miloşeviç'in eski korumalarından polis şefi Nasır Oriç'in kurduğu müslüman direniş örgütü ilk yıllarda Srebrenica'yı kahramanca savundu. Ancak bir süre sonra cephane tükenmeye başladı. Sırplar dünyanın en büyük ordularından Yugoslavya ordusunun tüm imkanlarını kullanırken müslümanlar bölgeye uygulanan silah ambargosu nedeniyle hafif silahlarla, o da atacak mermi bulabilirlerse direniyorlardı .
1993 yılında Srebrenica'nin etrafındaki çember daraltıldı. Srebrenica'da yaşayanların ve Saraybosna'daki Bosna Hersek Hükümeti'nin tüm uyarılarına rağmen BM ve NATO gerekli önlemleri almadı. Sürekli toplanan ve ciddi bir karar almaksızın dağılan BM Güvenlik Konseyi 16 Nisan 1993 yılındaki olağanüstü toplantısında Bosna'daki 6 bölgeyi "Güvenli Bölge" ilan etti. Srebrenica da bunlardan biriydi. Bundan sonraki süreçte BM, Genel Sekreter Butros Gali, Yugoslavya Özel Temsilcisi Akashi, Bosna BM Silahlı Güçleri Komutanı Fransız General Janvier'in isimleri ve bu "Güvenli Bölge" sözü acı bir gülümsemeyle anılır olacaktı.
Bosna-Hersek'te devam eden soykırım karşısında dünya kamuoyunun yükselen tepkisi, BM'ye ve batılı ülkelere yöneltilen ağır eleştiriler ve Saraybosna'nın Sırplar tarafından ele geçirilemeyeceğ inin anlaşılması bir hava operasyonu yapılması gerekliliğini hatırlattı BM'ye. Ancak yıllarca üzerinde tartışılan bu düşünce bir türlü hayata geçirilemiyordu. Bunda, Sırpların rehin aldıkları ve çoğu Fransız olan 350 kadar BM askerinin yanısıra, bizzat Fransız General tarafından dile getirilen Srebrenica ve Gorazde gibi kuşatılmış bölgelerin "barışın önünde en büyük engel olması" fikri de etkili oluyordu. Sırplar bu kuşatılmış bölgeleri bir an önce ellerine geçirebilse, barış görüşmelerine başlanabilecekti!
60 bin Müslümanın açlık sınırında yaşadığı "barışın önündeki engel" Srebrenica'yı ele geçirmek için Sırp birliklerinin ilk harekatı 6 Temmuz 1995 sabahı tank ve top ateşiyle başladı. Sırbistan'dan gelen ağır silahlarla saldıran Sırp askerlerinin yanısıra Arkan denilen kan içici katilin (15 Ocak 2000'de Belgrad'da bir otelde öldürüldü) paramiliter Sırp çeteleri de dağlarda görünmeye başlamışlardı. Gelişmelerden hem CIA'nin, hem de BM'nin bilgisi vardı. Belgrad-Mladiç arasında geçen konuşmaları biliyorlar, bölgeye sevkedilen 12 bin asker, 30 tank ve top ile Sam füzelerini uydudan takip edebiliyorlardı .
Sırp güçleri Srebrenica'ya doğru hızla ilerlerken BM hâlâ bir hava saldırısı yapalım mı yapmayalım mı tartışmasını sürdürüyordu. 11 Temmuz'da iki F16, Sırp birlikleri üzerinde uçtu, bıraktıkları iki bombadan biri bir Sırp zırhlı personel taşıyıcıyı vurdu, diğeri ise bir tanka isabetsiz atış yaptı. BM bunla yetindi. Ertesi gün Sırp general Mladiç Srebrenica yakınlarında görüldü. Hem Srebrenica'ya saldırıyı, hem de sonrasındaki soykırımı bizzat yönetti. Amerikan istihbaratının açıklamalarına göre de emirleri bir Sırp generalden alıyordu. Srebrenica'daki adamlarına telsizle emirler yağdırıyor, "yavaş ve dikkatli saldırın. Bol şanslar" diyordu.
Srebrenica'nın düştüğü saatlerde BM Genel Sekreteri Butros Gali Atina'da "barışa yaptığı katkılardan dolayı" Onasis Ödülü'nü almaktaydı. Aynı tarihlerde tüm Avrupa Faşizmin yenilişinin 50. yılını kutluyordu.
Felaket yalnızca Srebrenica'nın düşmesiyle kalmadı. Srebrenica ve çevresinde 12 bin kadar insan bu işgalin hemen ardından kayboldu. Bu insanlar çeşitli şekillerde öldürülerek toplu mezarlara gömüldüler. Katliam bizzat Mladiç'in komutasında ve BM'nin yardımıyla yürütüldü. Mladiç, islamcı teröristleri cezalandırdığını, toplu mezarlarda çatışmalarda ölen müslümanların bulunduğunu söylüyordu. Görgü tanıkları ise inanılmaz vahşet öyküleri anlatıyorlardı .
Ve vahşet...
6 Temmuz 1995'te başlayan Sırp top ve tank saldırısı 11 Temmuz'da Sırpların Srebrenica'ya girmeleriyle son buldu. Sırp saldırısı başlar başlamaz şehri terkedenler dağlardan Tuzla ve Kladanj kentlerine ulaşmaya çalıştılar. Ancak bir çoğu ya Arkan'ın köpekleri, ya Sırp tuzakları, ya da açlık ve susuzluk yüzünden hedeflerine ulaşamadan hayatını kaybetti. Şehirde kalanlar ise Sırplar'ın şehre girmeye başlamasıyla iki kola ayrıldı. Birinci kol ağırlıkla kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşmaktaydı. Potoçari'deki BM Hollanda üssünün çevresine sığındılar. 11 ve 12 Temmuz tarihlerinde Mladiç ve adamları Brutanaç'ta Hollanda üssü yetkilileriyle Potoçari'deki müslümanların tahliyesi konusunu görüştüler. Aynı anlarda Sırp askerleri Potoçari'de müslümanların evlerini ateşe veriyorlardı. Potoçari'deki Hollandalılar'ın kendilerini koruyacağına inanan Müslümanlar üssün çevresinde toplanmışlardı. Buraya kadar gelen Mladiç, topluluğa ve kendi getirdiği televizyon kanalına hiç kimseye bir şey yapılmayacağını, hepsinin güvenle Srebrenica dışına çıkarılacağını söyledi. Ardından da 60 kadar kamyon ve otobüs üssün yanına geldi. Mladiç'in kontrolünde ve Hollanda askerlerinin yardımıyla erkekler kadın ve çocuklardan ayrıldı. Esirler Bratunaç ve Karakay'a götürülürken kendilerine Tuzla'ya gönderilecekleri, esir değişimi yapılacağı söylendi. Ancak iki gün süren "sıkı bir çalışma"nın ardından şans eseri hayatta kalıp kaçabilen bir ikisi dışında tamamı ortadan kayboldu.
İkinci grup yaklaşık 15 bin kişiden oluşan, kadın, çocuk ve yetişkin erkekten oluşuyordu. Susnjari'de toplanarak Tuzla'ya ulaşabilmek için ormana daldılar. Sırpların top, tank, uçaksavar ve zırhlı araçlarla takviye edilmiş birlikleri kalabalığı Brutanaç-Miliç i yoluna sevketti. Buljim denilen bölgede saldırı başladı. Birçok Müslüman ölürken yaralılar ve diğerleri küçük gruplara ayrılarak yoluna devam etti. Çok az kişi Tuzla'ya ulaşabildi. Arkan'ın köpekleri ve Sırp askerleri birçoğunu tuzağa düşürerek katletti. Görgü tanıklarının anlattıklarına göre Sırp askerleri megafonlarla seslendiği Müslümanlara canlarının güvende olacağını söylüyor, ya da bir Müslüman'ı zorlayarak arkadaşlarını yanına çağırmasını istiyor, ormandakileri ele geçiriyordu. Yine Sırplar kimyasal silahlar kullanıyorlardı . Derelerden ya da kuyulardan su içenler halisünasyon görmeye başlıyordu.
Öldürülenler hemen gömülüyordu. Bazen kendi mezarlarını kazmaları isteniyor, bazen de buldozerler gelip büyük çukurlar açıyorlardı. Birçoğu da canlı olarak ve elleri bağlı olduğu halde, ya da birbirlerine bağlı oldukları halde çukurlara atılıyor ve üstleri toprakla kapatılıyordu.
Kadınların kaderi ise daha acıydı. Bir çoğuna tecavüz edildi. Daha şanslı olanlar öldürüldü, ya da fırsat bulabildilerse intihar ettiler. Bir çok çocuk annelerinin gözleri önünde, bir çok anne baba çocuklarının gözleri önünde öldürüldü. Bir dede torunun ciğerini yemeye zorlandı.
SREBRENICA: MODERN ÇAĞIN KERBELASI
Srebrenica, ya da Avrupa'daki Kerbela. Aydın Ünal´ın yazısı..
GİRİŞ
Kasvet kelimesinin ve duygusunun somutlaştığı ve tüm atmosferi çepeçevre kapladığı üç şehir biliyorum: Kerbela, Hama ve Srebrenica.
Kerbela, 1300 yıl önce Hazreti Peygamberin torunu Hazreti Hüseyin'in ve ailesinin katliamına şahit olmuştu. O günden sonra lanetlenen şehir, başta Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere bir çok devlet adamının ziyaretçiler için yaptıkları imar çalışmalarına rağmen o atmosferini hiç kaybetmedi. Kerbela'nın evleri ve altın kubbeler uzaktan göründüğü anda hava kapandı, yüreğim daraldı ve bütünüyle karamsarlık çöktü. Şırıl şırıl akan sular ve palmiye ağaçları Kerbela'nın susuzluğunu zerre kadar gidermemişti.
Bu ziyaretten birkaç hafta sonra Suriye'nin Hama kentine girdik. Burada 1982 yılında bir katliam yaşandığını anlamak için tarih bilmeye gerek yoktu.
İnsanların yüzleri, evler, ağaçlar, şehrin ortasından akan nehir, ezanlar zaten olağanüstü atmosferle örtüşüyordu. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen insanların yüzlerinde ve tavırlarında öfke ve korkuyu seçebiliyordunuz.
Kasvet duygusu Srebrenica'da çok daha taze, çok daha sıcaktı. 1995 yılında Batı'nın gözleri önünde Sırp vahşetine kurban edilen 12 bin insanın çığlığı kenti çevreleyen dağlarda hâlâ yankılanıyordu. Tarihin en acımasız katliamlarından birinin yaşandığı Srebrenica, görünüm olarak, coğrafi olarak Bosna-Hersek'in en şirin kentlerinden biri olmasına rağmen, üzerinden binlerce yıl boyunca eksik olmayacak o kasvet havasıyla karanlığa bürünmüştü.
***
Saraybosna'dan güneşli bir Temmuz günü yola çıktık. Sırp Cumhuriyeti sınırlarına girince havaya sinmiş vahşet kokusu ister istemez hissediliyordu. Hava birden ağırlaşıyor, yüzler asık, gözlerde izah edilemeyen, donuk bakışlar. Kiril alfabesi ve yoksulluk diğer dikkat çeken unsurlar. Yol boyunca yıkık dökük, kurşunlanmış, bombalanmış evler. Bazı evlerde onarım çalışmaları var. Birkaçına uğrayıp selam veriyoruz, bir dokunup bin ah işitiyoruz. Terketmek zorunda kaldıkları evlere geri dönen müslümanlar tedirginliklerini gizlemiyorlar. Vahşetin izleri hâlâ canlı. Geri dönenlere yönelik baskılar devam ediyor. Ama geri dönmekten başka çareleri yok. Bin yıllardır oturdukları evlerini, tarlalarını, köylerini geride bırakıp gidemiyorlar.
Kladanj ve Brutanaç'ı geçip Srebrenica'ya yöneliyoruz. Yaklaştıkça içimizdeki karartı artıyor. Uzaktan Srebrenica görünüyor. Dağların arasında şirin mi şirin bir kent. Yeşillikler içinde. Her tarafından sular çağlıyor. Şehrin girişinde, bir futbol sahasının önünde duruyoruz. Sahanın ortasında beyaz, mermer bir taş var. Srebrenica'da katledilenlerin anısına dikilmiş. Başında bir polis bekliyor. Yüzünden sıkıcı bir iş yaptığı anlaşılıyor.
***
Srebrenica'da ne oldu?
Şehre girerken burada olup bitene ilişkin bilgilerim çok sınırlıydı. Bosna Hersek'te müslümanlara yönelik katliamların en kanlısı burada yaşanmıştı. Savaşın sonlarına doğru, tam da müslümanlar tüm cephelerde zafer kazanmaya başlamışken, Avrupa ve ABD Bosna hükümetini Dayton anlaşmasını imzalamak konusunda aceleci davranmaya başlamıştı. Savaşın biteceği anlaşılınca, Sırplar Gorazde ve Srebrenica gibi iki stratejik kenti ele geçirmek için tüm güçlerini burala yönelttiler. Sonuç, tarihin en kanlı katliamlarından biri oldu. 12 bin civarında müslüman birkaç gün içinde katledildi, toplu mezarlara gömüldü. Katliam her şekilde yapıldı. Kurşuna dizme, yakma, diri diri gömme... Bunun yanında en ağır işkenceler, tacizler ve tabii ki tecavüzler... Bugün bile birçok annne baba çocuklarını arıyor, onlara ilişkin bir haber bekliyor. En azından mezarının yerini bilmek istiyor. Her gün yeni bir toplu mezar bulunuyor, her gün vahşetin boyutları bir kez daha gün yüzüne çıkıyor, her gün acılar tazeleniyor.
Srebrenica sadece şehit olan 12 bin müslümanla değil, başka boyutlarıyla da tarihe geçti. Sırp vahşeti somutlaştı, Batı dünyasının müslümanlara bakış açısı Srebrenica'da daha da net bir hal aldı. Gerek bölgedeki komutanlar, gerekse Brüksel'de, NATO'daki omzu kalabalık subaylar, politikacılar sözkonusu olan müslümanlar olunca tüm insani değerlerin ne kadar anlamsız olduğunu ispat ettiler.
Geriye bugün bile acı bir gülümsemeyle anılan "Güvenli Bölge Srebrenica" tanımlaması kaldı.
***
Katliamdan 5 yıl sonra gittiğimiz Srebrenica'da havayı tarif etmek çok zor. Yanmış yıkılmış evler aslında olayın çok küçük bir parçasını izah ediyor. Çünkü kuralları olmayan bir çatışma sözkonusu. Zaten katliam da ustaca yapılmış. Öyle ki, iş bittikten sonra iz bırakmamak ve ilerde yargılanmamak için her türlü önlem alınmış. Her şey şehrin dışında, genellikle de ormanda olmuş bitmiş. Ama vahşet, Srebrenica'nın iliklerine kadar işlemiş. Hiç kimse huzur içinde değil bu kentte. Ne Sırplar, ne de yavaş yavaş bölgeye dönmeye çalışan müslümanlar. Hatta kuşlar bile mahzun uçuyorlar yıkık minarelerin, kubbelerin üzerinden.
İnsanlığa ait hiçbir duygunun izah edemeyeceği bir atmosfer. Pişmanlık, acı, keder, ağlamak, yüreği sızlamak gibi kelimeler yetersiz kalıyor. Her şeyin üzerine bir de Sırpların komutanları tarafından aldatılmışlığı ekleniyor. Srebrenica'nın madenlerini sömüren savaş baronları, Sırp işçileri köle gibi kullanıyor. Dün katliama ortak olanlar, bugün üzerlerine çöken ağırlığın altında, dağlardan kulaklarına gelen bebek çığlıklarıyla çıldıracakları günü bekliyorlar.
***
Srebrenica neyi anlatıyor?
Srebrenica, insanoğlunun sınırlarını anlatıyor.
Srebrenica vahşetin, katliamın, acımasızlığın, gözü dönmüşlüğün, nefretin hangi uçlara varabileceğini anlatıyor.
Srebrenica, sadece Hollandalılar'ın, İsveçler'in, Ruslar'ın, Yunanların değil, tüm Batı dünyasının müslümanlar sözkonusu olunca nasıl duyarsız kalabileceğini, vahşete nasıl kayıtsız kalabileceklerini, hatta vahşete nasıl ortak olabileceklerini anlatıyor.
Srebrenica, Kerbela'dan sonra yaşadığımız en acı öyküyü anlatıyor.
İşte bunun için asla unutulmaması, unutturulmaması , nesilden nesile aktarılması gereken bir öykü Srebrenica.
Ki, biz unutsak bile, gördükleri vahşeti Bosna'nın kentleri, ormanları, kan olup akan Buna, Neretva, Drina nehirleri unutmayacak. Tıpkı Kerbela'nın, Hama'nın kurşun gibi ağır havası gibi buradaki hava da belki yüzyıllar boyunca dağılmayacak.
***
Ben, islam tarihinin bu en taze katliamının izini sürmeye çalıştım. Bosna'nın değişik şehirlerinde ve Srebrenica'da yaptığım seyahatler esnasında görgü tanıklarını dinledim. Burayla ilgili yazılmış raporları, kitapları inceledim. Ortaya katliamın kısa bir özeti çıktı. Bu özet, 2002 yılında Milli Gazete'de yazı dizisi olarak yayınlanmıştı. Katliamın 10. Yılı anma törenleri vesilesiyle bazı güncellemelerle yeniden elden geçirdim.
Srebrenica'nın öyküsü henüz yazılmadı, yazılamaz da. Çünkü çok sayıda kara delik, henüz aydınlanmamış çok sayıda olay var. Ben sadece bir paragraf açtım. Umarım faydalı olur. Birkaç da teşekkür. Hakan-Emira Albayrak, Jasmine Hrle, Rıfat Fettahoviç, Mehmet Avdagiç, Süleyman Avdagiç ve Kladanj Belediye Başkanı Mirza Kulugliç'e bizi gerçeklerle tanıştırdıkları için...
Kendini Unutturmayan Savaş
Saraybosna Holliday Inn Oteli'nin lobisindeki televizyonda, BHT Televizyonunun 18.00 haberlerinde yine tabut görüntüleri var. Kazılan mezarlar, iskeletler, kafatasları, cenaze namazları. Rehberimiz Rıfat Fettahoviç haberi Türkçe'ye çeviriyor: Bosna'nın doğusunda, Sırp Cumhuriyeti'nin kontrolünde bulunan Vişegrad'da yeni toplu mezar bulunmuş. 1991-1995 yılları arasında katledilmiş 140 Müslümanın cesedi çıkarılmış. Yanımızdaki Boşnak arkadaşlar sadece Vişegrad'da henüz ortaya çıkarılmamış daha binlerce cesedin olduğunu söylüyorlar. Görüntülerde Vişegrad'ın binlerce yıllık simgesi Drina köprüsü var.
Vişegrad kasabasının yakınlarındaki Sokolac köyünden İstanbul'a devşirme olarak gelen ve Osmanlı İmparatorluğu'na sadrazam olan Sokollu Mehmet Paşa'nın yaptırdığı köprü bu. Adına bir de roman yazılan ve İvo Andriç'e Nobel Edebiyat ödülü kazandıran köprü şimdi Sırplar'ın elinde. Ziyaret etmek, fotoğrafını çekebilmek bile neredeyse imkansız. Öyle mahzun duruyor ki...
Vişegrad'da ortaya çıkarılan toplu mezar 1996 yılından beri Bosna-Hersek'in çeşitli bölgelerinde çıkarılan onlarca toplu mezardan sadece bir tanesi. Ancak bütün bu katliam, sürgün, tecavüz bölgelerinden bir tanesinde, Srebrenica'da kazılan toplu mezarlar Modern çağın hiç unutulmayacak bir lekesi olarak belleklere kazındı. Tarihin en büyük trajedilerinden birinin yaşandığı, insanlığın onurunu tamamen yitirdiği, yapanların insan bile olamayacağı bir katliam.
Tüm dünyanın seyirci kaldığı bir soykırım. Her karış toprağında meçhul bir insanın mezarının bulunduğu, işkencelerin en zaliminin uygulandığı, binlerce insanın kışın soğuğunda aç ve susuz yollara döküldüğü ve kilometrelerce yürümeye zorlandığı bir büyük trajedi.
Bosna'nın bu küçük kasabası Yirminci Yüzyıl'ın tüm zulümlerini gölgede bıraktı. Savaşın üzerinden 6 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ mezarlar açılıyor, hâlâ eşi görülmedik öldürme şekilleri ortaya çıkıyor. Ve buradan sürülmüş binlerce insan bin yıllardır yaşadıkları evlerinin, yurtlarının hasreti içinde yanıp tutuşuyor.
Batı'nın "İnsani Yardımı"
Afganistan halkına yönelik kapsamlı terörist Haçlı saldırısı sırasında başta Türkiye olmak üzere bazı ülkelerin ruhlarını ABD'ye satmış yazarları ABD ve Batılı ülkelerin Bosna'da nasıl kahraman birer kurtarıcı olduklarını ballandırarak anlattılar.
On binlerce insan öldükten, yerinden edildikten, birçok şehir yağmalandıktan ve yıkıldıktan, binlerce kadına tecavüz edildikten sonra, tam müslümanlar zafer üzerine zafer kazanmaya başlayınca yapılan müdahele hem zamanlama olarak ilginçtir, hem de geride bıraktığı enkazı asla temizleyemeyecek kadar kirlidir.
Sadece Srebrenica'nın öyküsü bile Batı'nın Bosna'da soykırımın nasıl birer parçası olduğunu, tecavüz ve katliamlara nasıl ortaklık ettiğini, hatta tecavüz ve cinayetleri bizzat kendi askerlerinin işlediğini gözler önüne serer.
Srebrenica öyküsü içindeki Hollandalı askerler, BM Genel Sekreteri, BM Bosna Özel Temsilcisi, BM Askeri Kuvvetler komutanı ve diğer üst düzey yöneticilerin tutumları Batı'nın Haçlı duygusunu asla yitirmediğinin en somut göstergeleridir.
Bosna'da savaşın başından itibaren Müslüman nüfusun yokolup gitmesini iştahla seyredenler, Sırp ve Hırvatların "beceriksizliğ i" karşısında etnik temizliğe açık destek vermekten çekinmemiş, işler tersine dönünce de zoraki bir barış anlaşması imzalayıp Bosna-Hersek'i kontrol altında tutma yolunu seçmişlerdir.
Srebrenica'nın öyküsü yüzyıllar boyunca anlatılacaktır. Srebrenica, sadece Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlar'ın azgınlığının değil, tüm bir Haçlı ruhunun en somut heykellerindendir. Srebrenica, Batı'nın geleneksel alışkanlıklarını asla terketmediğinin, ve terketmeyeceğ inin göstergesidir. Batı'nın dilinden düşmeyen insanlık, insani yardım, adalet, eşitlik ve özgürlüğün sınırlı bir kesim için anlam taşıdığı Srebrenica'da bir kez daha görülmüştür.
Srebrenica'dan sonra Afganistan'a yapılan Haçlı saldırısını insani yardım olarak nitelendirenler, kalemlerini ve daha da kötüsü ruhlarını satmamışlarsa, aslında kendilerinin de "zavallı birer zenci" olduğunu anlayacaklardı r. Ama bunun bedeli, tıpkı Bosna'da olduğu gibi, pahalıya patlayacaktır.
Srebrenica'ya Giriş
Saraybosna çok sıcak. Sabahın erken saatlerinde Srebrenica Belediye Başkanı Şevket Hafızoviç ile kısa bir görüşme yaptık. Srebrenica Sırp işgali altında. Savaştan önce 10 milyonluk nüfusunun 8 milyonu müslümanken bugün ancak geri dönen birkaç müslüman aile var. Peki nasıl olur da belediye başkanı müslüman olur? Bunu da sonradan öğreniyoruz. Seçimlerde, şu anda Srebrenica'da yaşıyor olmasalar da oralı Müslümanların da oy kullanması sağlanmış. Tabii ki Müslüman bir belediye başkanı seçilmiş. Hafizoviç kısaca Srebrenica'yı anlattı, zulmü, akan kanı, şimdiki sorunlarını ve Türkiye halkının savaş sırasındaki yardımlarını.
Artık yola çıkmaya, yıllardır anlatılan zulmün izlerini görmeye hazırdık. Üç araçlık bir konvoyla yola koyulduk. İki saatlik bir yolculuktan sonra Republica Srpska'ya hoşgeldiniz levhası karşıladı bizi. İster istemez herkes sustu. Kril alfabesiyle yazılmış levhâlâr, Bosna-Hersek federasyonu'na göre geri kalmışlık havası, somurtkan yüzler, ve dağlara taşlara sinmiş çığlıklar. Burada 5 yıl öncesine kadar yaşananları bildiğimden mi acaba, sanki bir mezbahaya girmiş gibi hissettim.
Şimdi İsviçre'de yaşayan Nihada, Vlasenica kasabasında doğmuş, çocukluğunu orada geçirmiş. 10 yıl önce kendisinin, babasının doğduğu bu güzel kasabayı terketmek zorunda kalmış. Tam 10 yıldır gidip görmemiş. Şimdi de zor bir karar vererek bize katıldı. "Gördüğüm zaman dayanamayacağı mı, o acıları yeniden hatırlayacağımı düşünüyorum. Şimdi o güzel evimizde bir Sırp oturuyor. Gerçekten dayanılmaz" diyor Nihada. Göz yaşlarını tutamıyor.
Vlasenica, Bratunac, Potocari, Srebrenica.. . Hepsi de haber bültenlerinden aşina olduğumuz yerleşim yerleri. Hepsinin birer hikayesi var. Ancak bütün hikayelerin kesiştiği nokta, Bosna Sırp ordusunun ve Sırp paramileter güçlerinin Yugoslavya ordusundan aldığı destekle gerçekleştirdiğ i toplu katliamların merkezi olmaları.
Türbe
Vlaseniça'yı geçince yol kenarındaki evlerde çalışan işçileri görüp araçlarımızı durduruyoruz. Selam veriyoruz. Müslümanlar savaşta yıkılmış evlerine geri dönmek için onarım çalışmalarına başlamışlar. Burası bir köy değil, bir yerleşim bölgesi değil. Yapayalnız bu iki evi nasıl koruyacakları nı, Sırplar'ın bir saldırısı olursa nasıl korunacakları nı soruyoruz. Hemen ikiyüz metre yukardaki tel örgülerle çevrilmiş askeri bölgeyi gösteriyorlar. Bölgedeki tüm müslümanlar evlerine geri dönmek istiyorlar ama bu o kadar kolay değil. Sırplar'ın azgınlıkları halen devam ediyor. Cesaretini toplayıp evlerine geri dönenlerden bir kaçı feci şekilde katledilmiş. Evlere ya da tarım arazilerine göz koyan Sırplar müslümanların dönmesini istemiyor. Uluslararası Güç de Sırp ve Hırvatlar'ın evlerine dönmelerinde gösterdiği kolaylığı Müslümanlar'a göstermiyormuş . Bu iki evin sahibi, askeri üssün yakınında olmaları nedeniyle Sırpları'ın saldırılarına karşı kendilerini güvende hissediyorlar. Ama ya diğerleri?
Mehmet amca Türkler'in geldiğini duyunca yakındaki evinden koştu geldi. Ağzında Drina sigarasıyla hepimizle tokalaştı. Savaş sırasında tüm ailesiyle terketmiş burayı. Şimdi yanmış yıkılmış evini onarmaya çalışıyor. İşinin zor olduğunu, çok paraya ihtiyaç duyduğunu ancak başka çaresinin de olmadığını söylüyor.
Brutanaç'tan sağa dönüp Srebrenica'ya doğru ilerliyoruz. Tedirginliğimiz artıyor. Binlerce insanın spor salonunda, yol kenarında öldürüldüğü, diri diri mezarlara gömüldüğü bu kasaba ve çevresi belki de tarih boyunca bu tedirginlik havasını hep verecek ziyaretçilerine. Orada ne olup bittiğini hiç bilmeyenler bile o çığlıkları duyacak, kasabanın atmosferine karışan o ruhları, o çocukların, kadınların, ihtiyarların, masum insanların bakışlarını hep üzerinde hissedecek.
Ve Potocari köyü. Bütün dünyanın 1992-1995 arasındaki katliamlar sırasında sıkça adını duyduğu bu köyün hikayesi de bir ayrı. BM Hollanda "Barış Gücü" üssünün bulunduğu bu köy, sadece Sırpalır'ın zulmüne tanık olmadı, BM'nin acizliğine, Hollandalı askerlerin katliam ortaklığına da tanıklık yaptı.
Mehmet Avdagiç bir zamanlar kardeşlerine ait olan evlerin yanında duruyor. Şimdi bu evlerde Saraybosna'dan gelen Sırplar oturuyor. Evlerin hemen yanında da yeni onarılmış küçük bir kulube var. Dışı yeni sıvanmış, çevresini diz boyu otlar kaplamış. Avdagiç bizi oraya götürüyor, kapısını açıyor, içerde bizi iki mezar taşı karşılıyor. "Bu mezarlarda iki Osmanlı yatıyor" diyor, "çok zaman önce buraya gelen iki evliyaymış bunlar, burada vefat etmişler. Dedem ve babam yıllarca burada türbedarlık yaptılar. Babam vefat edince burayı bana emanet etti. Savaşta koruyamadık. Sırplar burayı atları için ahır olarak kullandılar. Şimdi yeniden onarmaya çalışıyorum."
Onarım çalışmaları çok hızlı yürümüyor. Mehmet Avdagiç kendisinin burada çalışmasının mümkün olmadığını, çevredeki otları bile sökemediğini söylüyor. "Sırplar açlıktan kıvranıyor burada. Birkaç Mark verip onları çalıştırıyorum" diyor. Mezar taşları kırılmış, ancak yenilerini yapmaya çalışmış. Mezarların başlarında sarıklar var. Saraybosna'dan getirdiği seccade ve tesbihleri bırakıyor mezarların başlarına.
Srebrenica, ya da Avrupa'daki Kerbela
Srebrenica'ya varmadan birkaç kilometre beride büyük bir yeşil düzlük üzerindeki beyaz bir anıtın önünde duruyoruz. Başında bir polis bekliyor. Bu anıt 14 Temmuz 2001'de Srebrenica'da hayatını kaybeden 12 bin masumun anısına dikildi. Açılış töreninde binlerce Boşnak o zulmü bir kez daha lanetledi. Sırplar ise yine azgınlıklarını sergiledi. Üç kişi hayatını kaybetti. Biri, hikayesini daha sonra anlatacağımız 16 yaşındaki Meliha Duriç'ti.
Anıtın başındaki Sırp polis belli ki sıkıcı bir görevle görevlendirilmiş . Bu taşın başında nöbet tutuyor. Ziyaretçilerinden de hiç memnun olmuyor. Nasıl olabilir ki? Belki kendisinin de katıldığı, ya da katılmak zorunda bırakıldığı o infaz ayinlerinin kurbanlarını şimdi korumak zorunda kalmış.
Yolun kenarında harabeye dönmüş fabrikalar, yıkılmış evler var. Ve işte Srebrenica. Srebren gümüş demek. Bu küçük kasaba başta gümüş olmak üzere değerli maden rezervleriyle ünlü. Bir de şifalı suları. Heryerinden sular çıkan, yeşilliklere bürünmüş iki dağın arasında şirin bir kasaba. Ama yol boyunca şahit olduğumuz kasvet şimdi daha da yoğun. Sokaklar bomboş. Gördüğümüz tek tük kişilerin suratları bomboş. Dükkanlar bomboş. Şifalı suları için Yugoslavya'nın her yerinden gelip buraları dolduran insanlar da artık uğramıyor. Bir zamanlar cıvıl cıvıl, neşeli bir kasaba olan Srebrenica, 1995 yılında tarihinin en kalabalık günlerini yaşamış, sonra o kalabalığı yollara, dağlara kusmuş. O kalabalıklar yollarda, dağlarda yokolup gitmişler.
Sırplar katliamın tüm kanıtlarını saklamaya çalışmışlar. Batılı gazeteciler, askerler ve diplomatlar da bu konuda onlara yardımcı olmuşlar. Ama yine de sanki her karış toprağından bir kemik, bir ayakkabı teki, bir çürümüş ceket, bir sararmış kimlik çıkacakmış gibi. Cesaretinizi toplayıp şu ormanlara çıkabilseniz hiç kuşkusuz, bir zamanlar buralarda yaşamış, ama kaçarken öldürülmüş insanlara ait bir ize rastlarsınız. Bir mezar taşı, hatta başında fatiha okunacak bir mezarı bile yoktur o insanların. Belki ona fatiha okuyacak bir akrabası, eşi dostu da kalmamıştır. Kaldıysa da akıbetini bilmediği için her gün belki gelir ümidiyle yolları gözlemekte, çalan telefonlara çılgınlar gibi sarılmaktadır.
Srebrenica hiç kuşkusuz hem Avrupa'nın hem de Modern zamanların bir Kerbelası'dır. İkinci Dünya savaşından beri gerçekleştirilen toplu kıyımın ve etnik temizliğin en ağırı burada yaşanmıştır. Sadece madenleriyle ve şifalı sularıyla tanınan bu küçük kasaba şimdi tüm dünyanın tanıdığı lanetli bir kasaba olmuştur.
Peki nedir Srebrenica'nın öyküsü? Gazetecilerin, görgü tanıklarının ve resmi kaynakların ışığında, hiç unutamadığımız o acı günleri hatırlayalım. Unutamadık, unutmayacağız, unutmamamız gerekiyor. Çünkü burada 12 bin insan sadece ve sadece Müslüman oldukları için öldürüldü. Sırp ve Hırvatlar, Boşnaklar'a "Türk" diyorlardı ve insanlar, "burada Türkleri istemiyoruz" sloganlarıyla öldürüldü.
BM'nin "Güvenli Bölgesi" Srebrenica!
1992 yılında Büyük Sırbıstan'ı kurma hayalindeki Sırplar, Belgrad'da Devlet Başkanı Miloseviç ve Genelkurmay Başkanı Perisiç'in tam desteğini almış şekilde, sözde Bosna Sırp Devleti ve Sırp Demokrat Partisi (SDS) Başkanı olan eski bir Psikiyatri Doktoru Radovan Karadziç ve General Ratko Miladiç başkanlığında Bosna Hersek'teki terörlerine başladılar. Bir yandan dört yıl sürecek Saraybosna kuşatması başlatılırken, diğer yandan da kuzey ve doğu Bosna'da etnik arındırma çalışmaları sürdürülmekteydi.
Bosna'nın en doğusunda, Sırbıstan sınırında yeralan Srebrenica, tıpkı Gorazde ve Jepa gibi kuşatılmış bölgelerdendi ve Bosna Sırplarının Belgrad'la aralarındaki engellerden biriydi. Çoğunlukla müslümanların yaşadığı Bosna'nın doğu bölümü büyük oranda "temizlenmişti". Ancak çevreden kaçan müslümanların toplandığı bu kasabalar direnişlerine devam ediyorlardı.
Bijeljina, Bratunaç, Zvornik gibi bölgelerden kaçan on binlerce Müslüman, 10 bin kişilik nüfusunun 8 bin'i müslüman olan Srebrenica'ya sığınmak zorunda kalmışlardı. Srebrenica'nın nüfusu 60 bine yükselmişti. Kış ayları olmasına rağmen on binlerce insan sokaklarda yatıyor, bunun yanında açlık bütün şehri kasıp kavuruyordu. Miloşeviç'in eski korumalarından polis şefi Nasır Oriç'in kurduğu müslüman direniş örgütü ilk yıllarda Srebrenica'yı kahramanca savundu. Ancak bir süre sonra cephane tükenmeye başladı. Sırplar dünyanın en büyük ordularından Yugoslavya ordusunun tüm imkanlarını kullanırken müslümanlar bölgeye uygulanan silah ambargosu nedeniyle hafif silahlarla, o da atacak mermi bulabilirlerse direniyorlardı .
1993 yılında Srebrenica'nin etrafındaki çember daraltıldı. Srebrenica'da yaşayanların ve Saraybosna'daki Bosna Hersek Hükümeti'nin tüm uyarılarına rağmen BM ve NATO gerekli önlemleri almadı. Sürekli toplanan ve ciddi bir karar almaksızın dağılan BM Güvenlik Konseyi 16 Nisan 1993 yılındaki olağanüstü toplantısında Bosna'daki 6 bölgeyi "Güvenli Bölge" ilan etti. Srebrenica da bunlardan biriydi. Bundan sonraki süreçte BM, Genel Sekreter Butros Gali, Yugoslavya Özel Temsilcisi Akashi, Bosna BM Silahlı Güçleri Komutanı Fransız General Janvier'in isimleri ve bu "Güvenli Bölge" sözü acı bir gülümsemeyle anılır olacaktı.
Bosna-Hersek'te devam eden soykırım karşısında dünya kamuoyunun yükselen tepkisi, BM'ye ve batılı ülkelere yöneltilen ağır eleştiriler ve Saraybosna'nın Sırplar tarafından ele geçirilemeyeceğ inin anlaşılması bir hava operasyonu yapılması gerekliliğini hatırlattı BM'ye. Ancak yıllarca üzerinde tartışılan bu düşünce bir türlü hayata geçirilemiyordu. Bunda, Sırpların rehin aldıkları ve çoğu Fransız olan 350 kadar BM askerinin yanısıra, bizzat Fransız General tarafından dile getirilen Srebrenica ve Gorazde gibi kuşatılmış bölgelerin "barışın önünde en büyük engel olması" fikri de etkili oluyordu. Sırplar bu kuşatılmış bölgeleri bir an önce ellerine geçirebilse, barış görüşmelerine başlanabilecekti!
60 bin Müslümanın açlık sınırında yaşadığı "barışın önündeki engel" Srebrenica'yı ele geçirmek için Sırp birliklerinin ilk harekatı 6 Temmuz 1995 sabahı tank ve top ateşiyle başladı. Sırbistan'dan gelen ağır silahlarla saldıran Sırp askerlerinin yanısıra Arkan denilen kan içici katilin (15 Ocak 2000'de Belgrad'da bir otelde öldürüldü) paramiliter Sırp çeteleri de dağlarda görünmeye başlamışlardı. Gelişmelerden hem CIA'nin, hem de BM'nin bilgisi vardı. Belgrad-Mladiç arasında geçen konuşmaları biliyorlar, bölgeye sevkedilen 12 bin asker, 30 tank ve top ile Sam füzelerini uydudan takip edebiliyorlardı .
Sırp güçleri Srebrenica'ya doğru hızla ilerlerken BM hâlâ bir hava saldırısı yapalım mı yapmayalım mı tartışmasını sürdürüyordu. 11 Temmuz'da iki F16, Sırp birlikleri üzerinde uçtu, bıraktıkları iki bombadan biri bir Sırp zırhlı personel taşıyıcıyı vurdu, diğeri ise bir tanka isabetsiz atış yaptı. BM bunla yetindi. Ertesi gün Sırp general Mladiç Srebrenica yakınlarında görüldü. Hem Srebrenica'ya saldırıyı, hem de sonrasındaki soykırımı bizzat yönetti. Amerikan istihbaratının açıklamalarına göre de emirleri bir Sırp generalden alıyordu. Srebrenica'daki adamlarına telsizle emirler yağdırıyor, "yavaş ve dikkatli saldırın. Bol şanslar" diyordu.
Srebrenica'nın düştüğü saatlerde BM Genel Sekreteri Butros Gali Atina'da "barışa yaptığı katkılardan dolayı" Onasis Ödülü'nü almaktaydı. Aynı tarihlerde tüm Avrupa Faşizmin yenilişinin 50. yılını kutluyordu.
Felaket yalnızca Srebrenica'nın düşmesiyle kalmadı. Srebrenica ve çevresinde 12 bin kadar insan bu işgalin hemen ardından kayboldu. Bu insanlar çeşitli şekillerde öldürülerek toplu mezarlara gömüldüler. Katliam bizzat Mladiç'in komutasında ve BM'nin yardımıyla yürütüldü. Mladiç, islamcı teröristleri cezalandırdığını, toplu mezarlarda çatışmalarda ölen müslümanların bulunduğunu söylüyordu. Görgü tanıkları ise inanılmaz vahşet öyküleri anlatıyorlardı .
Ve vahşet...
6 Temmuz 1995'te başlayan Sırp top ve tank saldırısı 11 Temmuz'da Sırpların Srebrenica'ya girmeleriyle son buldu. Sırp saldırısı başlar başlamaz şehri terkedenler dağlardan Tuzla ve Kladanj kentlerine ulaşmaya çalıştılar. Ancak bir çoğu ya Arkan'ın köpekleri, ya Sırp tuzakları, ya da açlık ve susuzluk yüzünden hedeflerine ulaşamadan hayatını kaybetti. Şehirde kalanlar ise Sırplar'ın şehre girmeye başlamasıyla iki kola ayrıldı. Birinci kol ağırlıkla kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşmaktaydı. Potoçari'deki BM Hollanda üssünün çevresine sığındılar. 11 ve 12 Temmuz tarihlerinde Mladiç ve adamları Brutanaç'ta Hollanda üssü yetkilileriyle Potoçari'deki müslümanların tahliyesi konusunu görüştüler. Aynı anlarda Sırp askerleri Potoçari'de müslümanların evlerini ateşe veriyorlardı. Potoçari'deki Hollandalılar'ın kendilerini koruyacağına inanan Müslümanlar üssün çevresinde toplanmışlardı. Buraya kadar gelen Mladiç, topluluğa ve kendi getirdiği televizyon kanalına hiç kimseye bir şey yapılmayacağını, hepsinin güvenle Srebrenica dışına çıkarılacağını söyledi. Ardından da 60 kadar kamyon ve otobüs üssün yanına geldi. Mladiç'in kontrolünde ve Hollanda askerlerinin yardımıyla erkekler kadın ve çocuklardan ayrıldı. Esirler Bratunaç ve Karakay'a götürülürken kendilerine Tuzla'ya gönderilecekleri, esir değişimi yapılacağı söylendi. Ancak iki gün süren "sıkı bir çalışma"nın ardından şans eseri hayatta kalıp kaçabilen bir ikisi dışında tamamı ortadan kayboldu.
İkinci grup yaklaşık 15 bin kişiden oluşan, kadın, çocuk ve yetişkin erkekten oluşuyordu. Susnjari'de toplanarak Tuzla'ya ulaşabilmek için ormana daldılar. Sırpların top, tank, uçaksavar ve zırhlı araçlarla takviye edilmiş birlikleri kalabalığı Brutanaç-Miliç i yoluna sevketti. Buljim denilen bölgede saldırı başladı. Birçok Müslüman ölürken yaralılar ve diğerleri küçük gruplara ayrılarak yoluna devam etti. Çok az kişi Tuzla'ya ulaşabildi. Arkan'ın köpekleri ve Sırp askerleri birçoğunu tuzağa düşürerek katletti. Görgü tanıklarının anlattıklarına göre Sırp askerleri megafonlarla seslendiği Müslümanlara canlarının güvende olacağını söylüyor, ya da bir Müslüman'ı zorlayarak arkadaşlarını yanına çağırmasını istiyor, ormandakileri ele geçiriyordu. Yine Sırplar kimyasal silahlar kullanıyorlardı . Derelerden ya da kuyulardan su içenler halisünasyon görmeye başlıyordu.
Öldürülenler hemen gömülüyordu. Bazen kendi mezarlarını kazmaları isteniyor, bazen de buldozerler gelip büyük çukurlar açıyorlardı. Birçoğu da canlı olarak ve elleri bağlı olduğu halde, ya da birbirlerine bağlı oldukları halde çukurlara atılıyor ve üstleri toprakla kapatılıyordu.
Kadınların kaderi ise daha acıydı. Bir çoğuna tecavüz edildi. Daha şanslı olanlar öldürüldü, ya da fırsat bulabildilerse intihar ettiler. Bir çok çocuk annelerinin gözleri önünde, bir çok anne baba çocuklarının gözleri önünde öldürüldü. Bir dede torunun ciğerini yemeye zorlandı.