Orijinalini görmek için tıklayınız : kişisel gelişim
Arkadaşlar, kişisel gelişim ile ilgili gerek fikirleriniz gerekse iyi olduğunu düşündüğünüz dışardan alıntı yazıları bu başlık altında paylaşalım mı? :))
Bir Amerikan kariyer testi.. bir tanesini secin bakalim.
Soru su;
"Kedinin biri agaca cikmis ve inmek bilmiyor...
Kediyi o agactan indirmek icin ne yaparsiniz?...
" Burada düsünün ve cevabiniza göre kariyer analizinizi asagida bulun...
1-Agaca tirmanirsiniz;
2-Agaca merdiven dayayip tirmanirsiniz;
3-"Gel pisi pisi" diye bagirirsiniz;
4-Disi bir kedi bulup agacin altina getirirsiniz;
5-Itfaiye gibi kurtarici görevlileri ararsiniz;
SONUÇ
1-Agaca tirmandiysaniz;
Cesur ve giriskensiniz... Iyi bir satis temsilcisi olursunuz...
2-Agaca merdiven dayayip tirmandiysaniz;
Hedefe nasil ve ne yöntemlerle ulasacaginizi planlayabiliyorsunuz... Iyi
bir halkla iliskiler müdürü olursunuz...
3-"Gel pisi pisi" diye bagirdiysaniz; Saflik derecesinde iyimsersiniz...
Ne yaparsaniz yapin, sakin kendi isinizi kurmaya kalkmayin...
4-Disi bir kedi bulup agacin altina getirdiyseniz;
Kendi isinizi kurup cok basarili ve ünlü olabilirsiniz...
5-Itfaiye gibi kurtarici görevlileri aradiysaniz;
Sorumlulugu baskalarina atmayi iyi beceriyorsunuz...
Iyi bir üst düzey yönetici olursunuz...
SERT KONUŞMALARDA NE YAPMAK LAZIM?
Yazan: Monster Career News
Yazar ve kendi işinin patronu Joel Sparks bu duyguyu şöyle tarif ediyor: “En zoru bir müşteriyi reddetmek. Her iş, daha düşük fiyat için sonu gelmeyen revizyonlar ve toplantılar demek. Projeler de birikmiş durumda, sonu gelmiyor. Karşı tarafa karşı uysal ve kibar olmaya çalışıyorum, ama böyle davranmak durumu daha da kötüleştiriyor. Sparks şu sonuca varmış: “Ne demek istiyorsan onu söyle ve lafı dolandırma.”
İşte zor durumlarda etkili ve yapıcı konuşabilmek için 5 ipucu:
Açıkça uyarın: Konuşmanın sertleştiği bir anda kesip, karşı tarafa başka bir zaman daha özel, farklı bir yerde konuşmak istediğinizi söyleyin. Konunun ne olduğunu görmelerini sağlayın ve size ne söyleyeceklerini düşünmeleri için zaman verin.
Bir saldırı planınız olsun: Ne söyleyeceğinizi belirleyin, bir yere yazın ve bir süre bekleyin. Yazmak işinizi kolaylaştıracaktır. Ne söyleyeceğinizden emin değilseniz, güvendiğiniz birine danışın. Bu kişinin güvenilir ve ağzı sıkı bir olmasına dikkat edin.
Bir “süreç”e hazırlıklı olun: Zorlu konuşmaların yinelenmesi olasılığı yüksektir. Çünkü konunun diğer ilgili kişiler ve departmanlar ile de görüşülmesi gerekir.
Bir arabulucu çağırın: Konuşmanın sertleşeceğini düşünüyorsanız, ortamı yatıştırması ve dengelemesi için güvenilir bir ortak arkadaşınızı da konuşmaya alın. Başka birinin sadece orada bulunması bile konuşanların en iyi şekilde davranmalarını, olayın kibarlıkla çözülmesini sağlar.
Önce tahminlerinizi kontrol edin: Çok fazla tahminde bulunmak hep yapılan bir hata. Karşımızdakini tam olarak anladığımızı sanmak çok kolaydır. Onun davranışları ve niyeti hakkında çok çabuk sonuçlara varırız. Bunu önlemek için, kimin haklı olduğunu unutun ve onu anlamaya çalışın. Gerçekten bilmek istediğiniz konuyu açıkça anlamanıza yardım edecektir. Gerçeği tahminlerden ayırmak, gerçekten anlamanın anahtarıdır. Sorular sormak çekingenliği ortadan kaldırarak şüphenin yerini güveninin almasını sağlar.
Kaynak : www.yenibiris.com
MUTLULUK PEŞİNDE KOŞMAYI BIRAKIN!
Yazan: Paulo Coelho
Mutluluk, genetik sistemimizin en önemli görevini gerçekleştirmek, yani insanın hayatı sürdürme güdüsünü canlı tutmak için üzerimizde oynadığı oyunlardan biri
Röportajlarda sık sık duyulan şöyle bir yorum vardır: ''...Ve artık mutlu bir kişi olduğunuza göre...'' İşte bu söz anında tepki yaratır: ''Mutlu olduğumu söyledim mi?''
Ben mutlu değilim ve mutluluğun peşinden koşmak da benim dünyamdaki en önemli konulardan biri değil. Elbette, kendimi bildim bileli hep içimden gelen şeyi yaptım. Psikiyatri kliniğine üç kez yatırılmam, Brezilya''nın askeri diktatörlüğünün zindanlarında birkaç korkunç gün geçirmem, onca dost ve sevgiliyi bu kadar çabuk edinip bu kadar çabuk kaybetmem hep bu yüzden. Şimdi geçmişe dönecek olsam yürümekten kaçınabileceğim yollardan gittim çünkü bir şey beni hep ileriye doğru itti ve bu kesinlikle mutluluk arayışı değildi. Bu hayatta beni ilgilendiren şeyler merak, mücadele, zaferleri ve yenilgileriyle birlikte devam edilen iyi savaştı. Pek çok yara izim var ama aynı zamanda eğer sınırlarımı aşmaya cesaret etmemiş olsaydım asla yaşayamayacağım anları da yanımda taşıyorum. Korkularımla ve yalnızlık anlarımla yüzleştim ve bence mutlu bir insan asla böyle bir süreçten geçmez.
Ama bunun hiçbir önemi yok: Ben halimden memnunum. Memnuniyet mutluluğun tam olarak eş anlamlısı değil. Mutluluk benim gözümde herhangi bir meydan okuma yaşanmadan sadece dinlenilerek geçirilen ve birkaç saatin sonunda birbirinin benzeri televizyon programlarının karşısında ve pazartesi günü başlayacak aynı haftalık rutinin beklentisi içinde zevksizleşen sıkıcı bir pazar öğleden sonrası gibi.
PARAYLA SAADET
Bunları anlatıyorum çünkü geçenlerde ABD''nin genellikle politik konuları işleyen en prestijli dergilerinden birinde karşıma çıkan geniş kapak konusu beni çok şaşırttı. Haberin başlığı şuydu: ''Mutluluğun bilimi: Bu duygu genetik sistemimizde mi gizli?'' En mutlu ve en mutsuz ülkelerin listesi, insanın hayatın anlamını arayışı üzerine sosyolojik araştırmalar, huzuru bulmanın 8 yolu gibi tipik unsurların yanında haberde bazı ilginç gözlemler de vardı ki, bunlar bana ilk kez konu hakkındaki düşüncelerimde yalnız olmadığımı gösterdi:
A) Ortalama yıllık gelirin 10 bin doların altında olduğu ülkeler mutsuzların nüfusunun en fazla olduğu ülkeler. Buna rağmen araştırmalara göre bu sınırın üzerindeki ülkeler arasında mutluluk oranı gelir düzeyinin yüksek olmasıyla bağlantılı değil. ABD''deki en zengin 400 kişi üzerinde yapılan bir araştırma, bu kişilerin 20 bin dolarlık yıllık geliri olan kişilerden mutluluk oranı olarak çok da farklı olmadığını gösteriyor. Bundan çıkan sonuç şu: Elbette fakirlik kabullenilmesi zor bir durum ama eski bir söz olan ''Parayla saadet olmaz''ın doğruluğu da bugün laboratuvar ortamında kanıtlanıyor.
B) Mutluluk, genetik sistemimizin en önemli görevini gerçekleştirmek, yani insanın hayatı sürdürme güdüsünü canlı tutmak için üzerimizde oynadığı oyunlardan biri. Bu sebeple, bizi yemek yemeye ve soyun devamlılığını sağlamak için sevişmeye yöneltmek için bu konulara ''mutluluk ve zevk'' öğesini de eklemesi gerekiyor.
C) İnsanlar ne kadar mutlu olduklarını söyleseler de asla tatmin olamaz: Her zaman en güzel kadın ya da adamla olmayı, daha büyük bir ev almayı, arabamızı değiştirmeyi isteriz; hep elimizde olmayanı arzularız. Bu da aslında hayatta kalma dürtüsünün ince yansımalarından biridir. Çünkü herkes kendisini tamamıyla mutlu hissettiği an kimse daha farklı bir şey yapmaya kalkışmayacak ve dünyanın gelişimi duracaktır.
D) Bu yüzden, hem fiziksel düzlemde (yemek, sevişmek) hem de duygusal düzlemde (her zaman elimizde olmayanı istemek) insanlığın evrimi tek bir önemli ve temel kuralı öğretir: Sürekli mutluluk olamaz. Mutluluk hep anlar içinde yaşanan bir duygu olarak kalacak, böylece asla koltuğumuza rahatça yerleşip hiçbir şey yapmadan dünyayı seyretmeyeceğiz.
Sonuç: İyisi mi siz mutluluğu arama fikrinden vazgeçin ve bilinmeyen sular, yabancılar, kışkırtıcı düşünceler, riskli deneyler gibi daha ilginç şeylerin peşine düşün. Ancak bu şekilde insanlığımızı tam anlamıyla yaşayabilir ve birbiriyle barış içinde yaşayan daha uyumlu uygarlıklar yaratmak için katkıda bulunabiliriz. Elbette her şeyin bir bedeli vardır, ama bu bedeli ödemeye değer.
GENÇ, MUTSUZ VE MIZMIZ!
İşsiz gençler çok mutsuz. Ya çalışan gençler?
HAŞMET BABAOĞLU
VATAN
Genç işsizlerin sayısı her gün artıyor. Bu gençlerin çektiklerini yaşamayan bilmez.
Bir türlü sosyal kimlik elde edemeyişin yarattığı "değersizlik" duygusu ve insanı güzel fırsatları bile göremez hale getirecek ölçüde körleştiren derin bir umutsuzlukla içten içe kendilerini yiyip bitiriyor bu gençler.
Türkiye bu sorunu bir tür "seferberlik" politikalarıyla ve cesur istihdam projelerini hayata geçirerek çözmek zorunda.
***
Genç işsizler doğal olarak çok mutsuz.
Peki "genç işliler" mutlular mı?
Hayır...
Son zamanlarda yakın, uzak çevreme bakıyorum. İşinde gücünde olup mutsuzluktan kırılan ne çok genç var!
Üstelik talih kimisinin elinden öyle tutmuş ki, çok genç yaşta kariyer merdiveninde bayağı üst basamaklara tırmanmışlar...
Fakat mutsuzlukla yatıyorlar, sızlanarak kalkıyorlar.
Neden? İş yüzünden...
Patrondan şikâyetten iş bölümünü beğenmemeye, iş yerindeki rekabetten işte "değerinin bilinmediği" duygusuna kadar uzanan geniş bir yakınma, sızlanma, mutsuzlanma yelpazesi söz konusu.
Sonra bunların ardından da günlerin hep başka bir işin hayaliyle geçirilmesi yüzünden yaşanan enerji ve güç kaybı geliyor.
Bu gençlerin bir bölümü yakınmalarında cidden haklı...
En gelişmiş şirketlerin bile çalışanlarına karşı kolayca hoyratlaşabilen aile işletmeleri olduğunu bilmeyenimiz mi var!
En havalı işyerlerimizin bile kapalı kapılar ardında nasıl döküldüklerini bilmiyor muyuz!
Ancak, çevremdeki kariyer sahibi genç mızmızları bir süredir daha yakından bakarak gözlemlemeye başladım.
Ve şaşkınlıkla fark etmeye başladım ki, onlar işlerinden şikâyet etmiyorlar aslında.
Onlar, belki farkında bile olmaksızın, ailelerinin sıcak-sığınak ortamlarını özlüyorlar.
Zaten bu ruh halini daha çok ekmek elden su gölden, bal-börek aile ortamından ağır rekabet koşullarına dayalı işlere geçenlerde görüyorum.
Elbette bu kadar basit ve sadece bilinç düzeyinde işlemiyor bu mekanizma, neredeyse bilinçdışı bir arzular bütününe dayanıyor.
Patronlarının babaları, yöneticilerinin anneleri, çalışma arkadaşlarının kardeşleri gibi olmasını istiyorlar sanki!
O mızmızlığın, o mutsuzluğun ardında bir tür "geriye kaçma" özlemi yatıyor.
İşe gitmek üzere sabah kalkıyorlar, sınavdan kaçmak için "anneee, midem bulanıyor, okula gitmesem mi?" diye sormayı özleyen bir çocuksuluk siniyor üzerlerine!
Mutfaktan tatlı bir ses hemen "peki yavrum, gitme bugünlük!" diyecekmiş gibi...
Gelmiyor tabii o ses...
Evde ardı ardına içilen sabah kahveleri, işe gitme endişesini bir türlü gideremiyor. Gardırop karşısında dakikalarca durup "onu mu giysem, yoksa bunu mu" kararsızlıkları işyerindeki rekabetin yarattığı ürküntüyü perdeleyemiyor.
***
Ne garip!
Bu ülkede genç işsizlerin patlamaya hazır bir bomba haline gelmelerini önleyen tek şey, bize özgü AİLE düzenimiz...
Hükümetlerin sırtlarını dayadıkları ama lafını etmekten kaçındıkları sağlam kaya da orası işte!
Aile, dost, cemaat dayanışmasıyla büyük bir toplumsal sorunun şiddeti hafifletiliyor.
İşsiz gençler için günler ancak öyle geçebiliyor...
Fakat madalyonun öteki yüzü de ilginç.
İş bulmuş, çalışmaya başlamış gençlerin zihinlerini bulandıran şeylerin başında da AİLE ortamımız ve alışkanlıklarımız geliyor.
"Aile hayatı" ndan çıkıp iş hayatına girmek kolay değil.
Bu zorlu aşamayı geçmek için biraz özgürlük avcısı olmak, biraz da insanın kişisel geleceğinin kendi ellerinde olduğuna inanması gerekiyor.
İyi de, o inancı çocuklarına kazandıracak aileler nerede?
Nerede "çocuklarını geleceğe doğru fırlatılmış ok, kendilerini ise sadece bir yay" (Halil Cibran) gibi gören aileler?
Bizde çocuklar çoğu zaman nadide bir çiçek gibi büyütülürler. Ama toprakta değil, hemen göz önündeki bir saksıda!...
***
Son sözüm doğrudan gençlere ve biraz da kişisel olacak...
Bu satırların yazarının, üniversite sonrasında uzun yıllarını sıkışınca aile ortamına sığınan "serseri" biri olarak geçirmiş olduğunu bilin.
Evet, o "serserilik" yıllarımdan hoşnut kaldığım da çok oldu. Ama çalışmaya başladığım ilk gün "ne kadar geç kaldığımı" da anlamıştım...
Çalışmak can sıkıcı bir şeydir kimi zaman, hiç kuşkum yok bundan..
Ama çalışmak, çalışmamaktan daha az can sıkıcı...
Bunu da öğrendim.
Seçilmiş aylaklığa hiçbir itirazım yok. Entelektüel açıdan yüceltirim de...
Ne var ki, işe ve ekmeğe muhtaç milyonların bulunduğu bir ülkede iş bulan ve çalışanların bu "talih" in hakkını vermeleri gerektiğine inanıyorum.
Yazan: Suna Kabadayı
Kişisel imajınızı yöneten siz olun
Olumlu bir imaj bırakmanın yolu nedir? Siz de dış görünüşünüzün yarattığı etkileri ve doğurduğu sonuçları kontrol ederek hazırlıklı olabilirsiniz.
İş hayatındaki başarı için gerekli olan anahtarlardan en önemlisi iletişim kabiliyetinizdir. Bu konuda asıl ilginç olan ise iletişiminizin, başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğünün sadece kelimelerinizle ilgili olmamasıdır. Nasıl göründüğünüz, nasıl giyindiğiniz, bakımınıza ne kadar özen gösterdiğiniz, nasıl hareket ettiğiniz gibi görsel faktörler de önemlidir. Pek az insan sizin özgeçmişinizi, diplomanızı ya da kimliğinizi görürken dış görünüşünüz pek çok kişiye sizinle ilgili mesajlar verir.
Tanımadığınız kişilerin bulunduğu bir odaya girdiğiniz ilk 30 saniye içinde sizin cinsiyetinizle başlamak üzere, yaşınız, eğitiminiz, sosyal statünüz, o anki ruh haliniz, hatta işiniz, değerleriniz ve becerileriniz hakkında fikirler oluşmaya başlar zihinlerde. Henüz siz ağzınızı bile açmadan dinleyicileriniz hakkınızda bir takım tahminler yapmış olur ve çoktan artı veya eksi puanlar vermiş olurlar. Bunun adil olmadığını düşünüyorsanız vapurda, havaalanının bekleme salonunda ya da iş görüşmesine gittiğiniz yerde bekleme koltuğunda otururken içinizden yaptığınız konuşmaya kulak verin; siz de her gördüğünüz insanı değerlendirip eleştirmiyor musunuz?
Araştırmalar da bu konuda bizi destekliyor. İnsanların "gördüklerine inanmaları", tamamen insan beyninin biyolojik yapısıyla ilgili. California Üniversitesi’nin yapmış olduğu bir araştırma, insanların kararlarında görme duyusunun ağırlığının %85 olduğunu kanıtladı. Söylediklerimiz değil insanların aklında kalan, söylerken kullandığımız ses tonu, nasıl göründüğümüz, giysilerimiz, beden dilimiz önemli olan. Yani bizimle ilgili ilk izlenimler... İlk izlenimler sizin başkalarının zihnindeki görüntünüz, yani imajınızdır. O görüntü başka insanların kafasının içinde sizi temsil eder. İnsanlar yanınızda değilken, sizin hakkınızdaki kararlarını, kafalarının içindeki o "vekiliniz", yani imajınız üzerinden verirler.
Olumlu bir imaj bırakmanın yolu nedir? Siz de dış görünüşünüzün yarattığı etkileri ve doğurduğu sonuçları kontrol ederek hazırlıklı olabilirsiniz. Bunu adı imaj yönetimidir. İmaj yönetimi yapay olmak demek değildir, başkalarını kandırmak değildir. Kişisel imaj insanın niteliklerini, değerlerini, kapasitesini, karakterini yansıtmalı. Bundan fazlasını denemek, kendinde olmayan nitelikleri varmış gibi göstermeye çalışmak kimi zaman o kimseyi gülünç durumlara bile düşürebilir. İmaj yönetimi iletişimin tüm imkanlarını doğru bir şekilde kullanarak kendini etkileyici bir şekilde ifade edebilmektir.
GENİŞ DÜŞÜN, DAR BAŞLA, ÇABUK BİTİR!
Yazan: İdil Çeliker
Kişisel Gelişim Uzmanı Mümin Sekban''la yurtdışında olduğu için, uzun zamandır görüşemiyorduk...
''Kişisel Ataleti Yenmek'' başlıklı kitabını resmen sakız ettim yıllar içinde... Çünkü görünen oydu ki, bizler yapmak istediklerimizi sadece hayalimizde canlandırıyor ama bir türlü eyleme geçemiyorduk. Bu tablo toplumun genelinde hüküm sürünce de, başarısızlıkların, mutsuzlukların, hayal kırıklıklarının ardı arkası kesilmiyordu haliyle.
Mümin Bey, yeni hazırladığı kitapta, yine bu konuya değinip; ilginç bir örneklemeyle çıkmış yola;
''Kısa boylu ve zayıf bir genç yanında duran uzun boylu ve iri yapılı kuzenine dönerek, ''ben senin yerinde olsam, dünya ağırsiklet boks şampiyonu olurdum'' deyince, kuzeni dönüp şu cevabı vermiş: ''Seni dünya hafif siklet boks şampiyonu olmaktan alıkoyan ne?''
Çoğumuzun durumu bu küçük hikayedekinden farksız... Elimizden gelenin en iyisini yapmak yerine, ''Başkalarının yerinde olsaydık ne yapardık?'' a odaklanıyoruz niyeyse?
Durum vahim
Bu eylemsizlik halinin, hedef seçmemek hayatı planlamamakla öyle güçlü bir göbek bağı var ki, şaşırırsınız...
Hoş, hedef koyma konusunda elimize kimseler su dökemez de, iş hedeflere ulaşmak için çaba göstermeye gelince, durum vahim.
Herkes, yapması ve yapmaması gerekenleri sular seller gibi bilse de, iş harekete gelince, ayağımıza bir prangadır bağlanıyor işte...
Sahi bizi durduran ne o zaman? Bal gibi atalet işte... Yani eylemsizlik hali... Kişisel Gelişim Terminolojisinde ''amaca yönelik eyleme geçmeme'' olarak tanımlanıyor bu durum.
Peki atalet içindeki insanlar nasıl tanınır:
-Genellikle yavaş hareket ederler. Tembellik, yılgınlık, miskinlik, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek, yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmemek, bezginlik karakteristik özellikleridir.
-Görev yaparken sık sık işleri erteleyip, mazeret beyan ederler.
-Hayata bakışları sitemkar, umursamaz, kötümser, eleştirel ve kaygılıdır. Bu nedenle de yaşama sevinçleri ve hayat enerjileri çok düşüktür.
-Onlara seslendiğinizde, genelde başlarını değil, kaşlarını kaldırarak size bakarlar.
Kaderimin oyunu
Türkiye''deki en yaygın kişisel atalet örnekleri bir anketle belirlenmiş... Buna göre; yabancı dil öğrenmemek, kitap okumamak, sigarayı bırakmamak, düzenli spor yapmamak, ailesine ve çocuklarına yeterince zaman ayırmamak, deprem önlemleri almamak, aşırı düzeyde ekran bağımlısı olmak, tasarruf yapmamak veya çok israf yapmak, fazla kilolardan kurtulmamak ilk sıralarda...
İyi de her bir şeyi bilip de, harekete geçememenin altında ne yatıyor derseniz?
-Hedef yokluğu
-İç disiplin eksikliği ki, (iradesizlik olarak kabul ediliyor).
-Kısa vadeli düşünüp, uzağı görememek
-Alınganlık ve pasif direnç duygusuyla yaşamak
-Motivasyon yetersizliği
-Başarısızlık korkusu
-Standart ve kriter algısının olmaması
-Öğrenilmiş çaresizlik duygusu
-Hedefin gerektirdiği asgari yeterliliklere sahip olmamak,
-Zaman kullanma bilincinin olmayışı
-Yanlış yorumlanmış kadercilik anlayışı
-Açık değil, imalı iletişim kültürüne sahip olmak
-Sert gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmak
Kanser gibi meret
Kurtuluş yok mu yahu bu halden? Varr... Öncelikle atalet içinde olduğunun farkındalığı gerekiyor. Hah, bu arada ataletli insanlar da ikiye ayrılıyor... Birr; irade ve motivasyon zayıflığı nedeniyle hedeflerinin gereklerini yerine getiremedikleri için harekete geçemeyenler, ikii; aşırı iş yükü altında boğuşmaktan, önemli işlere öncelik veremeyenler yani kişisel organizasyon sistemleri yetersiz olanlar. İlk gruptakiler, tembel ve iradesiz, ikinci gruptakiler gayretli ama metodsuz. Bütünde al birini vur ötekine... Yani, bu durum hayata taşındığında eşitler.
Atalet denen şey iki aşamada gelişiyor haberiniz olsun;
-Çevredeki değişiklikleri ve yapılması gerekenleri görememek, bir tür körlük
-Yapılması gerekenleri gördüğü halde, hiçbir şey yapmamak, ihmal etmek, üşenmek, ertelemek ve eyleme geçmemek.
Tıpkı kanser gibi aşamalı bir tehlike meret.
Niye biliyor musunuz? Çünkü şok değişimlere karşı kişi, kurum ya da toplumlar reflekslerini kullanarak harekete geçebilirler. Oysa kademeli oluşan değişimleri bünye tam algılayamaz.
Fatura kabarık
Kurtulmak için ipuçları:
-Üşenmemek, ertelememek, vazgeçmemek
-Umutları yüksek, sabit giderleri düşük tutmak
-Geniş düşünüp, dar başlayıp, çabuk bitirmek
-Her alanda bir şeyler öğrenirken, bir alanda herşeyi öğrenmek.Bugün yapacaklarınızın gelecekteki sonuçlarını düşünmek
-Başınıza gelen olaylardan çok, o olaylara verdiğiniz anlamların atalete sürüklediğini bilip, size olanlardan çok, sizin nasıl biri olduğunuzu farketmek
-Eyleme geçmek için mükemmelleşmeyi beklemek yerine, küçük işlerde kervanı yolda düzeltecek şekilde hareket etmek.
Haydi bakalım...
Bugün haftabaşı, var mısınız bu illetle savaşmak için kolları sıvamaya. Bakmayın öyle bireysel sorun gibi göründüğüne, çoğunluğu etkisine alınca toplumsal ataletin faturası fena kabarıyor. Bedelini de yine dönüp, dolaşıp bizler ödüyoruz...
Anthony Robbins'in kitaplarini da tavsiye ederim.
saygi ve sevgilerimle...
vBulletin v4.0.0, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.