PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Zorlu lider, Zor yıllar Aliya İzzetbegoviç -I-



besnik
04-06-06, 00:10
Zorlu lider, Zor yıllar Aliya İzzetbegoviç -I-

Slav sosyalizmi, bağımsızların liderliği, kış olimpiyatlarına evsahipliği, halkların kardeşliği, inançlar mozaiği filan... Hepsi yalan.
Yugoslavya’da Tito diye bir diktatör vardır o kadar. Nitekim efsane ‘Mareşal’in ardından fay hatları ortaya çıkar ve ülke yırtılmaya başlar.
“Büyük Sırbistan” sloganıyla yola çıkan Miloseviç ırkçı katilin tekidir, Rumlar, Ruslar, Bulgarlar ısrarla arkasında durur, İngilizler ve Fransızlar ise kullanmaya bakarlar. Miloseviç Avrupa’nın 4’üncü büyük ordusuna sahip olmasına rağmen Katoliklere dokunamaz. Misal, Almanya ve Avusturya’ya yakın duran Slovenlerle takışmaktan kaçar. Hırvatlara bulaşırsa da Macar ve Polonya desteği alan Zagrep sert çıkar. Arnavutlar ise yırtıcı ve savaşçıdırlar, yanıbaşlarında Arnavutluk gibi bir devletleri vardır ve ne zaman ne yapacakları hiç belli olmaz. Makedonya kendi içinde de bölük pörçüktür, Cumhurbaşkanı Gligorov hadiselerden uzak durur, etliye sütlüye karışmaz.
Peki ya Boşnaklar?

Uyuyan yılan
Belki silahların çekilip, şarjörlerin sürüldüğü bir dönemde Makedonya gibi kenarda dursalar...
Ama Aliya, Batılılara çok güvenir ve 20’nci yüzyıl Avrupa’sında kan dökülemeyeceğini sanarak büyük bir hata yapar. İkinci hatası Arapların ve İranlıların kendilerine yardım edeceklerini ummasıdır. Hasılı o hengamede referanduma giderek uyuyan yılanı uyandırır, durup dururken “yemin ediyoruz, köle olmayacağız” diye haykırarak hem Sırpların, hem Hırvatların nasırına basar. Evet ufak tefek de olsa çatışma kaçınılmazdır ama Sırplarla Hırvatlar birbirini yerken girdaba atlamanın mantığı anlaşılamaz. Tecrübeli siyasetçiler bu çıkışı “yersiz ve zamansız” bulurlar, Nitekim Lord Karington, onu kenara çeker, “Sırplar saldırırsa ne yapacaksınız” diye sorar. Aliya bir devlet başkanının en zor terennüm edeceği kelimeyi ölçüp biçmeden kullanır, liseli militan heyecanıyla “savaşacağız” der ve ok yaydan çıkar...

Evdeki hesap...
Ah be iki gözüm, devir kılıç mızrak devri olsa tamam, iyi de İgman Dağına yerleşen keskin nişancılar hayvan gibi insan avlar, çoluk çocuk ayırmazlar. Şu eve bir uçaksavar mermisi, şu pazar yerine bir havan... Hiç riske girmeden şehri kana boyarlar. Eşi menendi bulunmayan Saraybosna Kütüphanesinde onbinlerce yazma eseri (çoğu Fatih ve Kanuni devrinden kalma) cayır cayır yakarlar. Mostar gibi bir köprüye bile kıyar, taşrada ne kubbe ne minare bırakırlar. Bine yakın cami hedef olur, çoğu tekrar yapılamaz.
Sırplar, fütursuzca ilerlerken, Aliya’nın güvendiği dağlara kar yağar. BM ve Barış Gücü katliamlara alenen göz yumar. Nitekim 200 bin sivili öldüren canileri zaman aşımına bırakır, AİHM hepi topu on küsur (güler misin ağlar mısın) savaş suçu davası açar.

Dost bildikleri
Ortalık karışınca Aliya’nın büyük ümitler bağladığı Arap ülkelerinden çıt çıkmaz. Güya direnişi desteklemeye gelen birkaç militan da reformist fikirleri ve tuhaf tavırlarıyla milletin kafasını bulandırırlar. Sırplar çemberi daraltırken, onlar oturur Osmanlı düşmanlığı yaparlar.
Şimdi birilerinin “sen bilge kral hakkında nasıl böyle konuşuyorsun” dediklerini duyar gibiyim. Efendim zarafeti, nezaketi... Bunlara kimsenin itirazı yok ama devlet adamlığı öncelikle tecrübe arar. Savaşı savaşçılardan ziyade analar, çocuklar ve genç kızlar yaşar. Tecavüze uğrayan yavrucakların sayısı onbinleri aşar, bu utanç yüzünden çoğu canına kıyar. Öyle ya dövüşü göze alan önce ordu kurar, tankla çakaralmaz tokuşturmaz.
Hem bu bölgede yetişen bir lider, kilisenin Haçlı Seferi açabileceğini, Hristiyanî teröristlerin zehirli gaz kullanabileceklerini, halkı böcek gibi filitleyeceklerini, uluslararası kuruluşların cinayetleri görmezden geleceğini ve Butros Gali gibi bir adamın BM’yi kitleyeceğini bilmelidir. Elin Hollandalısının Srebrenica’da 8 bin fidan boylu yiğidi kasaplara satabileceği kimin aklına gelir?
Ama liderin gelmeliydi.

Gençlik heyecanı
Neyse... Biz hikayemize dönelim.
Aliya, Belgrad yakınlarında Sava Nehri kıyısına ilişen Bosanski Şamaç’ta (Aziziye) doğar (1925). Dedesi (aynı adı taşırlar) şirin Aziziye’nin valisidir, ecdadımızın yaptığı gibi yapar, gayrimüslimleri de ezdirmemeye bakar. Mesela Arşidük Ferdinand’a yapılan suikastten sonra Avusturyalılar, Sırpları sorgusuz sualsiz toplarken karşılarına çıkar, canı pahasına direnir, suçsuz insanları zincire vurdurtmaz.
Aliya’nın anneannesi (bir Türk subayının kızıdır) bıkıp usanmadan Üsküdar’ı anlatır, bu yüzden evdekiler az çok Türkçe anlarlar. İlk ve ortamektep bu minval üzere akar, gelgelelim lise ve üniversite yıllarında Suud ve El Ezher ekolünün bezirganlığını yapan tiplerle düşüp kalkmaya başlar. Bunlar Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş yaşlıları alaya alırlar. O yıllarda Mısır’daki “Müslüman Kardeşler”e özenen tıfıllar, kurtarıcılığa kalkar, ayaklanarak yönetimi ele geçirebileceklerini ve memleketi şipşak düzeltebileceklerini sanırlar. Aliya ve arkadaşları coğrafyanın hassasiyetini unutmayan ve yoğurdu üfleyerek yiyen ak sakallıları pasiflikle, korkaklıkla suçlar, saf ve temiz Müslümanları töhmet altında bırakırlar.

besnik
04-06-06, 13:33
İktidara doğru İzzetbegoviç -II-

Mustafa Reşid Paşalı yıllara kadar Türklere toz kondurmayan Boşnaklar, Tanzimat Fermanı ile ayaklanır, Babıalidekilerin adını “gâvur”a çıkarırlar. Üç günde köprüler atılır, ipler kopar. Boşnaklar Osmanlı’nın Osmanlı gibi kalmasını arzular, fes pantalon ve cekete şiddetle karşı çıkarlar. Bilahare havalide bir inceleme gezisi yapan Ahmed Cevdet Paşa, Bosna’yı şirazesi bozulmuş bir kitaba benzetir. “Ancak sahifeleri sağlamdır ve yazılarına bir halel gelmemiştir” der, “bir ustanın elinden geçerse eski haline tez döner. Bunlar halis insanlar.”
Nitekim Abdülaziz Han yaraları pansumana yeltenir ama onu da yaşatmazlar. Kaldı ki Osmanlı eski Osmanlı değildir, her çağırıldığında imdada koşan ve her hadiseye el koyan akıncılar devri bitmiştir. Yeni yetme idareciler, işleriyle ilgilenmez “nerde bu devlet” dedirtir saç baş yoldururlar. Habsburg hanedanı bu fırsatı kaçırmaz Bosna-Hersek’i işgal eder. Babıalinin, Avusturya Macaristan İmparatorluğunu sökecek gücü yoktur, hiç değilse masada kazanalım der, koparabildiği kadar tazminatı almaya bakarlar. Gelgelelim tazminat işi dostlarımızı çok gücendirir, “bizi satmayacaktınız” demeye başlarlar.
Buna rağmen birçok Arnavut ve Boşnak genci Çanakkale’ye koşar, İstanbul işgal edilmesin diye bağırlarını siper yaparlar.

Hırvatlar ayrı bela
Elbette düşman düşmandır, iyisi kötüsü olmaz. Lâkin her geçen gün biraz daha Rusya’nın hegemonyasına giren Balkanlar’da Avusturyalıların gölgesine sığınarak Sırp saldırılarından korunurlar. Belediyeler Boşnaklardan sorulur, arazilerini rahat eker biçer, huzurla ticaret yaparlar. Müftüler işgalcilere hesap vermez, vakıflara dokunulmaz. Bu dönemde Sırplar ve Macarlar, heyecanlı Boşnakları öne sürüp Avusturyalılarla tokuşturmaya bakarlar.
Boşnaklar Abdülhamid Han’ın yaş gününü (1907) büyük bir coşkuyla kutlayıp yeri göğü “Padişahım çok yaşa” avazeleri ile çınlatınca Avusturyalılar İstanbul’un farkına varırlar. O günden sonra Reis-ül ulema tayini için Şeyhülislam’ın olurunu alırlar. Ancak 2. Meşrutiyet ile bu hava kaybolur ve Avusturyalılar Bosna’yı ilhak ettiklerini açıklarlar. Aslında Bosna’nın başında bir Türk prensi olmasına, bazı yerlerde hilalin dalgalanmasına razıdırlar ama nedendir bilinmez Jön Türkler buna şiddetle karşı çıkar. Boşnaklar adeta yıkılır, dengini saran Anadolu’ya koşar.

Bıçak sırtında
1. Cihan Harbinde Avusturyalılar, Boşnak gençlerini silah altına alır, Galiçya cephesinde Rusların karşısına çıkarırlar. O günlerde Osmanlılar da Ruslarla savaşmaktadır, hasılı Türklerle Boşnaklar yan yana saf tutarlar.
Havalide sadece Avusturyalılarla, Sırplar değil, Hırvatlar da güçlüdür. Bunlar ilerleyen yıllarda Almanlara yanaşırlar. Nazilere benzer örgütler kurar ve sosyalistlerden hiç hoşlanmazlar. Nitekim Aliya’nın memleketi Aziziye de Ustaşa’ların (Hırvat ırkçılarının) eline geçer, Saraybosna’ya sığınmak zorunda kalırlar. Bu arada Ante Paveliç, Alman yardımıyla ‘NDH’ (Bağımsız Hırvat Devleti)ni kurar, Saraybosna’ya da el koyar.
Sağ-sol, Ustaşa-Partizan gerginliği artarken Müslümanlar iki tarafa eşit mesafede durur, doğrusunu yaparlar. Sırplar onların Hırvatlara katılmasından, Hırvatlar ise Sırplara kaymasından korkar. Hasılı yuvarlanıp gider, yağma, katliam yaşamazlar.
Halbuki genç Boşnaklar milliyetçilik rüzgarlarından etkilenir, yurt ve bayrak sahibi olmayı arzularlar.

Casuslar iş başında
Aliya, Saraybosna’da okuduğu yıllarda (1944) Ustaşa’lara asker olmamak için Gradaraç kasabasına kaçar. Ancak yolda Çentiklere (Sırp milliyetçileri) yakalanır, onu yaka paça sorguya alırlar. Tam yatırıp gırtlağını kesmek üzeredirler ki yıllar evvel vali dedesinin Avusturyalıların elinden kurtardığı bir albay onu tanır ve hürriyetini bağışlar.
Hırvatların hakim olduğu yıllarda Müslümanlar da örgütlenmeye çalışır, imam ve hatiplerin önderliğinde ‘El’Hidayeh’ adlı bir teşkilat kurarlar. Bu resmi bir kurumdur, üstelik komünizm aleyhtarı olduğu için Hırvatlar rahatsız olmazlar. Ancak Aliya ve arkadaşları, başında Mehmet Efendi Hanciç gibi bir âlimin olduğu ağırbaşlı teşkilatı beğenmez, gayri nizami bir örgütte buluşur, yeraltına indiklerini sanırlar.
Ancak ortalık fıkır fıkır casus kaynar, bir zaman sonra pek de gizlenemediklerini anlarlar. En iyi yol büyüklerin yaptığı gibi yapmak, genel kurulu kongreleri olan resmi bir dernek kurmaktır. İşte Tarık Müftiç liderliğindeki “Mladi Müslümani” (Genç Müslümanlar) böyle doğar. Hırvatlar bu örgütü kapatmak yerine yönlendirmeye bakar, gençleri sık sık eğitim seminerlerine alır ve onlara “Müslüman Hırvat” gibi bir kimlik yakıştırırlar.

Baskılar artınca...
Bu arada Sırplar ve solcular kinle dolar, bunu bir kenara yazarlar.
1945’te dengeler değişir, Tito ve Partizanları ülkeye hakim olur. Komünistler ‘Mladi Muslimani’ye fena takar. Teşkilat’ın lideri Mehmed Spaho’yu katleder, Aliya’yı da tutuklarlar.
Bahaneleri hazırdır: “Ustaşa’lara yardım ve yataklık yapmak!” Halbuki zorla askere alınan Müslümanları, Hırvat gönüllülerle bir tutmak...
Bu coğrafyada yapılan işlerin her zaman mantıklı bir izahı bulunmaz, güçlü olan istediğini yargılar. Nitekim Aliya da Zenitsa, Stolac ve Bele Cezaevlerinde gün sayar. Ailesi aylarca onu arar, izini bile bulamazlar.
Aliya hapishanede din üzerine felsefe yapar. 969’da “İslâm Deklarasyonu”nu, 970’te “Doğu Batı Arasında İslâm”ı yayınlar. Aklı sıra pozitivist cereyana karşı Anglo-Sakson düşünceyle kesişme noktaları yakalar. Bunlar kafa karıştırıcı konulardır, nitekim kendi de reformistlerden etkilendiğini saklamaz

besnik
04-06-06, 13:54
Okuduğun için teşekkürler, bu tepkiyi vericeni biliyordum..

besnik
04-06-06, 14:50
Evet dostum okumakta bir emektir, hemde çok güzel bir emek ama şu var ki bu tarz uzun yazılar insanları sıkmakta, parça parça verip sıkmadan okumak ve okutmak açısından iyi oluyor..

Ben bu parçayı yarın verecektim ama ısrarına dayanamadım iyi okumalar..
--------------------------------------------------------------------------
İgman’dan Dayton’a İzzetbegoviç -III-

Tito devri Yugoslavya’sında mapushane damları dayanılacak gibi değildir, ancak BM ve insani kuruluşlar sık sık hapishaneleri gezer, rapor tutmaya başlarlar. Devlet bu baskıya dayanamaz, fikir suçlularının odalarına radyo, tv koyar, gazete dergi girmesine mani olmaz. Aliya içerideyken dünyanın çok değiştiğini, Sovyetlerin çözülmeye başladığını anlar.
Hazır baskı varken bir dilekçe verip, cezasının indirilmesini arzular. 14 yıllık cezası önce 12 yıla sonra 9 yıla düşürülür. Zamanın (1987) ‘Af Komisyonu’ Başkanı Zdravko Durişiç çocukları vasıtasıyla ona bir mektup yollar ve “siyasetle uğraşmayacağına söz vermesi halinde” serbest bırakma teklifi yapar. Aliya bunu asla kabul etmez, politikadan kopmaktansa içeride yatmayı yeğ tutar.

Devletin başına
Doğrusu Aliya, Tito’nun ardından Yugoslavya’nın dağılacağı gerçeğini iyi yakalar. Artık Komünizm bitmiştir, bu saatten sonra kazanmak isteyen Batı’ya oynar. Böylesi geçiş dönemleri yeni partilere ve yeni liderlere gebedir, fırsatı değerlendirmeye bakar. Nitekim dış ülkelerin baskıları netice verir, bir yıla kalmaz dışarı çıkar.
Aliya nefes bile almadan SDA (Demokratik Eylem Partisini) kurar. Delegeler onu Partisinin başına koyarlar. SDA Foça ve Velika Kladusa mitinglerinde 200 bin taraftar toplar. Sırpların 2. Cihan Harbinde katledip Drina nehrine attıkları şuheda için (50 yıllık bir aradan sonra) saf tutar, cenaze namazı kılarlar. Bu muhteşem kalabalık karşısında Sırplar, Hırvatlar donar kalırlar. Hemen ardından Miloseviç, Gazimestan’da bir miting yapar. Altını çize çize “Od jadrana do İrana nece biti Müslümana” (Adriyatik’ten İran’a kadar tek Müslüman bırakmayacağız!) demeye başlar.

Bir bayram günü...
Buna rağmen Aliya’nın SDA’sı Yugoslavya tarihinin en hızlı örgütlenen partisi olur ve ilk seçimde % 33 oy alarak 42 mebus çıkarırlar. Bir sonraki seçimde de kafadan iktidara oynar. Ancak henüz koltuğunu ısıtamamıştır ki (Ramazan-ı şerif bayramının kutlandığı bir Nisan günü) Sareyova’ya roket yağar.
Sadece üç yıl süren, lâkin derin izler bırakan saldırı savaş sayılamaz. Avrupanın 4 büyük ordusu JNA, masum sivillere ateş açar o kadar. Silahsız Bosna halkı hedef olmaktan kurtulamaz, evler harabeye döner, ortalıkta kubbe, minare kalmaz. Sırplar kiraz toplayan çocukları bile avlar, minikleri yere yatırır tanklarla ezip (Banya Luka) asfalta yapıştırırlar. Bebeklerin yüreğini çıkarıp anasının ağzına tıkarlar. Cesetler nehirlerde yüzer, kuru kafalarla top oynarlar. Esir kamplarına kapatılan mazlumlar iskelete döner, adeta hayaleti andırırlar. Açlık, susuzluk, salgın hastalıklar... Kasaplar kıtır kıtır insan keser, organ mafiası sipariş kovalar... Hususi araçlar kalp, böbrek, kornea koşturadursun köpekler ete doyar.
Hür dünya bütün bunları seyreder, kılını bile kıpırdatmaz.
Begoviç 1998 yılına kadar iktidarda kalır, Eylül 1998’de SDA, ZABİH ve LP’den oluşan seçim koalisyonu onu Devlet Başkanlığına aday gösterir ve rahat kazanırlar. Aliya telaşsız bir liderdir, günde 300 top mermisinin düştüğü şehirde donuk, sakin, yeknesak bir hayat yaşar. Her sabah tam zamanında makamına koşar, odasının soğuk olmasına aldırmaz, karnını makarna ile doyurur, fazlasını aramaz. Akşamları Saraybosna Senfoni Orkestrasının konserlerini hiç kaçırmaz. Kendisi mizaç itibarıyla kahrdan hoşlanır ama Boşnakların çektikleri “çile” olmaktan çıkar.

Dayton dayatması
İlerleyen günlerde Kiliseler Birliğinden emir alan maskeli yardım örgütleri çaresiz Boşnakları kuşatır, özellikle Amerika’ya iltica edenleri devşirir, “dünya vatandaşı” yaparlar.
Batılılar dökülen kanı “kafi” bulunca savaşı durdurur, son darbeyi masaya bırakırlar. Sırplar, Dayton Anlaşması ile istediklerini fazlasıyla alır, ülkenin % 49’una el koyarlar. Kalan % 51’i de Hırvatlarla Boşnaklar arasında üleştirir, “çok uluslu ve çok dinli bir rejim” kurarlar. Ortodoks ve Katolikler hiç yoktan söz sahibi olurlar. Bakanlıkları paylaşmakla kalmaz, Müslüman idarecileri Sırp ve Hırvat yardımcılarla markaja alırlar. Hasılı baskılar sürer gider, “kale sayılan” bir çok İslam beldesi (mesela Srebrenica) elden çıkar. “Clinton, Çernomırdin, Chirac, Kohl, Major beşlisi” ne derse o olur, Boşnakların fikri bile sorulmaz. Sırplar Dayton’dan ziyadesiyle hoşnut kalır, yağ gibi üste çıkarlar.
Bu metnin kabul edilecek tarafı yoktur ancak senaryoyu yazanlar Aliya’ya “imzala!” buyururlar. Anlaşmanın matah bir şey olmadığını İzzetbegoviç de bilir “attığım en zor imza” der, ellerini çaresizlikle iki yana açar.

NATO’ya üs
İşte o günden sonra, Bosna Hükümeti AB ve ABD tarafından denetlenmeye başlar, yabancılar “meclis kararlarını veto edebilmek” gibi akla ziyan bir hak kazanırlar. Boşnaklar bağımsızlığın marş ve bayrakla kazanılamadığını anlarlar ama nedeeen sonra... Yankiler ellerini kollarını sallayarak ev basar, masum Müslümanları derler, toparlar, Guantalama’ya yollarlar.
Ülke yine kan ağlar, Tito dönemindeki tesisler bile çürür, işsizlik alır başını gider (% 40), ücretler sürünür, fiyatlar uçar, ekonomi bocalamaya başlar. Birkaç cılız yatırım suni teneffüse yetmez, yolsuzluk, rüşvet ve fuhuş (klavyem kırılaydı da yazmasaydım) can sıkar. Hızlı gece hayatı, barlar, pavyonlar...
Sırpları defetmek belki kabildir ama Amerikalıları kovmak Begoviç’in de boyunu aşar.
Özetlersek Dayton’la, barış ve huzur gelmez, sadece silah bırakılır o kadar.
Hasta Aliya’nın son ziyaretçisi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olur. Bir kaç gün sonra da vefat eder, onbinlerce Boşnak onu Kosevo hastahanesinden alır, Kovaçi şehitliğine bırakırlar.

İz Bırakanlar
Ahmet Sırrı Arvas

http://www.turkiyegazetesi.com/articles/articles/default.asp?id=283012&winmode=pop&wr=1

Alban
05-06-06, 14:13
Bu yorum Yeni şafak gazetesinde Aliya İzzetbegoviç hakkında bir habere yapılmış yorumdur,bu konuya uygun gördüm.

Bugünlerde büyük devlet adamı ve Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç'in birinci ölüm yıldönümünde onu rahmetle anarken, onun hakkında birkaç şey söylemeyi üstüme borç bildim. Fakat bu sefer kendisini yakından tanıyan, cezaevindeki günlerini onunla paylaşan Prof. Mustafa Spahiç'in Bosna'nın "Zemzem" dergisinde yazdığı yazının bir kısmını Türkçe'ye çevirip sizlerle paylaşmak istedim.

İşte böyle bir insandı Aliya İzzetbegoviç. Fakat ne yazık ki, hayatını adadığı ülkesinde bugün Uluslararası Saraybosna Havalimanı'na adı verilmesi konusunda tartışmalar sürüyor. İki sene önce de Saraybosna'nın "Tito"adındaki ana caddesinin isminin Aliya İzzetbegoviç olarak değiştirilmesi istenmişti fakat reddedilmişti. Şimdi de kendisi aramızda artık yok ama bu savaşta faydasından çok zararını gördüğümüz o yabancı "barış" birlikleri ve onların başındaki yüksek temsilciler hâlâ kaderimiz hakkında karar verip bu teklifi reddediyorlar. Ve açıklamaları şu: Bu ülkede sadece Müslümanlar değil Sırplar ve Hırvatlar da yaşıyor. Buraya geldiklerinde kendi vatanındaymış gibi kendilerini hissetmeleri gerekiyormuş. O yüzden Uluslararası Saraybosna Havalimanı'na Aliya İzzetbegoviç'in ismi konması uygun değildir". Ya evlerine hâlâ dönemeyen Boşnak Müslümanlar, ya da Mostar'ın tepesinde tepeden büyük haç dikiliyken, ya da Çaplyina kentindeki köprünün adı Franyo Tudman iken acaba Boşnaklar kendilerini kendi evimdeymiş gibi hissediyorlar mı? Biz hepimiz biliyoruz ki Aliya yaşasaydı bütün bunlar onun için önemsiz olurdu hatta bir yerin onun adını taşıması da çok hoşuna gitmezdi. O hakettiği yeri bulmuştur inşallah. Fakat bizim için ve o vatan için verdiği mücadeleden dolayı bir vatandaş olarak bize emanet bıraktığı o memleketi ve onun değerlerini korumak borcumuzdur, ama onun doğduğu, büyüdüğü ve vefat ettiği şehrin caddeleri veya havalimanın adını taşıması sadece bizim teşekkürümüzdür ve bizden sonra gelecek olan nesiller için adını yaşatmaktır isteğimiz. Ama olsa da olmasa da... SEN GÖNLÜMÜZDE YAŞIYORSUN ALİYA...