Orijinalini görmek için tıklayınız : Gazetecinin günlüğünden:(lütfen bunları unutmayalım!)
1995 ylının ekim ayıyıdı. Savaşın sonlarına gelindiğine inandığımız bir gün sırplara esir düştüm. O sıralar Hürriyet Gazetesinin Bosna-Hersek temsilcisi olarak görevdeydim. Ve... Çetnikleri yakından tanıma şansım oldu. Bana "Türk" dediler. Bana "Osmanlı "dediler. " Seni Osmanlı Kaytanıyla Asacağız" dediler. "Bir daha bizden söz eden yazılar yazarsan parmaklarını kırarız dediler. Sonrası takas yoluyla serbest kaldım. Ancak; esaret öncesi boşnakların yanında ,yani haklı olanın yanında nasıl yer aldıysam, bugünde aynı şekilde haklıların yanındayım. Can dostlar. İnanın bu güzel Bosna'da acılar dinmedi. Sadece silahların sustuğu bambaşka sancılı savaşlar yaşanıyor. Site yöneticilerinden bir ricam olacak. Lütfen Bosna Günlüğü başlığı altında, (Veya sizin tercih edeceğiniz bir başka başlıkla)orada yaşanan gelişmeleri günü gününe aktaracak bir bölüm ayırabilir misiniz? Savaş sonrası Bosna sadece başçarşı, Mostar Köprüsü, kafelerden ibaret değil.Hani o tecavüze uğrayan kadınlarımız? Hani onların doğurduğu o bebeler? Uyuşturucu batağına hızla gömülen yeni nesil? ve daha pek çok şey.. Bunları konuşmak istiyoprum. Konuşup çözümler bulma konusunda yardımlarımız olsun istiyorum..
27.05.1992- Saraybosna Vase Miskina caddesi: 16 ölü-140 yaralı
30.08.1992-Alipaşino Polje. Pazar yeri: 8 ölü-50 yaralı
15.01.1993- Pivara. Su kuyruğu: 8 ölğ- 20 yaralı
27.01.1993- Ptt binasının önü: 3 ölü 20 yaralı
01.06.1993-Dobrinja futbol sahası: 11 ölü-50 yaralı
12.07.1993:Su kuyruğu: 13 ölü-15 yaralı
09.11.1993-Saraybosna, Fatima Ganiç ilkokulu: 7 ölü-40 yaralı (Ölen ve yaralananlar öğrenci ve öğretmenler)
29.11.1993- Drvenija köprüsü: 5 ölü-10 yaralı
22.01.1994-Alipaşino Ploje: 6 ölü-4 yaralı (hepsi kayak yapan çocuklar)
04.02.1994-Dobrinja:10 ölü-25 yaralı
05.02.1994-Markale,Pazar yeri:66 ölü-197 yaralı
07.05.1994- Butmir. 9 ölü-40 yaralı
25.05.1995- Tuzla:71 ölü-235 yaralı
18.06.1995-Dobrinja: Su kuruğu: 9 ölü-12 yaralı
21.06.1995- Dobrinja:6 ölü-25 yaralı
28.08.1995-Markale,Pazar yeri: 41 ölü-90 yaralı
11.temmuz.1995- Srebrenica 10.835 kayıp
Saygılarımla
1995 ylının ekim ayıyıdı. Savaşın sonlarına gelindiğine inandığımız bir gün sırplara esir düştüm. O sıralar Hürriyet Gazetesinin Bosna-Hersek temsilcisi olarak görevdeydim. Ve... Çetnikleri yakından tanıma şansım oldu. Bana "Türk" dediler. Bana "Osmanlı "dediler. " Seni Osmanlı Kaytanıyla Asacağız" dediler. "Bir daha bizden söz eden yazılar yazarsan parmaklarını kırarız dediler. Sonrası takas yoluyla serbest kaldım. Ancak; esaret öncesi boşnakların yanında ,yani haklı olanın yanında nasıl yer aldıysam, bugünde aynı şekilde haklıların yanındayım. Can dostlar. İnanın bu güzel Bosna'da acılar dinmedi. Sadece silahların sustuğu bambaşka sancılı savaşlar yaşanıyor. Site yöneticilerinden bir ricam olacak. Lütfen Bosna Günlüğü başlığı altında, (Veya sizin tercih edeceğiniz bir başka başlıkla)orada yaşanan gelişmeleri günü gününe aktaracak bir bölüm ayırabilir misiniz? Savaş sonrası Bosna sadece başçarşı, Mostar Köprüsü, kafelerden ibaret değil.Hani o tecavüze uğrayan kadınlarımız? Hani onların doğurduğu o bebeler? Uyuşturucu batağına hızla gömülen yeni nesil? ve daha pek çok şey.. Bunları konuşmak istiyoprum. Konuşup çözümler bulma konusunda yardımlarımız olsun istiyorum....Saygılarımla.
"Bratsvo i jedinstvo" palavracıları, asimile edemedikleri Boşnakları soykırım ve tecavüzlerle yoketmeye çalışarak gerçek yüzlerini tüm dünyaya gösterdiler. Aslında onlardan pek farkı olmayan dünyaya :(
Eğer ki bir sırp, iki gün önce gidip kahve içtiği Boşnak komşusunun kafasını kesebiliyorsa; ve bu kin sırpların genelinde varsa daha ne söyleyebiliriz ki...
Osmanlı'nın en büyük hatası bunlara soykırım uygulamamak olmuş anlaşılan. Hala "turçin turçin" diye saldırıyorlarsa Boşnaklara, bunların kafalarında ya bir kaç tahta eksik, ya da eşşek sudan gelene kan kusmak istiyorlar... Şiddet hakedene uygulanmalı...
Bir nesil tüketildi Bosna'da planlı ve sistemli bir şekilde... İnsanlar o kadar kolay öldürüldü ki akıllara zarar. Haber bültenlerimizde verdiğimiz görüntülerin besbeterleri var hala arşivlerimizde duran. Yayınlayamadığımız... 5 Boşnak gencini ormanlık bir alana götürüyorlar, 4'ünü kurşuna diziyorlar, 5. gence ise 5 mezar kazdırıyorlar. Kahkahalar ve hakaretler eşliğinde; tek suçları(!) Müslüman olmak olan bu gençlere kıyıyorlar...
Boşnaklar, hala bu kansızların arasında yaşıyorlar. Belki aynı apartmandalar, belki aynı sokakta, mahallede... Ama nefesleri hep yanıbaşlarında.
Boşnaklar adına Avrupa bitti, medeniyet(!) bitti... Binlerce Boşnak katledilirken neredeydi Avrupa, neredeydi Amerika ? Srebrenica alev alev yanarken, Hollandalılar kadeh tokuşturarak şehri sırp köpeklerine bırakırken neredeydi insan hakları savunucuları ?
"Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" sözü artık global bir anlam kazandı benim için... "Müslüman'ın Müslüman'dan başka dostu yok"
27.05.1992- Saraybosna Vase Miskina caddesi: 16 ölü-140 yaralı
30.08.1992-Alipaşino Polje. Pazar yeri: 8 ölü-50 yaralı
15.01.1993- Pivara. Su kuyruğu: 8 ölğ- 20 yaralı
27.01.1993- Ptt binasının önü: 3 ölü 20 yaralı
01.06.1993-Dobrinja futbol sahası: 11 ölü-50 yaralı
12.07.1993:Su kuyruğu: 13 ölü-15 yaralı
09.11.1993-Saraybosna, Fatima Ganiç ilkokulu: 7 ölü-40 yaralı (Ölen ve yaralananlar öğrenci ve öğretmenler)
29.11.1993- Drvenija köprüsü: 5 ölü-10 yaralı
22.01.1994-Alipaşino Ploje: 6 ölü-4 yaralı (hepsi kayak yapan çocuklar)
04.02.1994-Dobrinja:10 ölü-25 yaralı
05.02.1994-Markale,Pazar yeri:66 ölü-197 yaralı
07.05.1994- Butmir. 9 ölü-40 yaralı
25.05.1995- Tuzla:71 ölü-235 yaralı
18.06.1995-Dobrinja: Su kuruğu: 9 ölü-12 yaralı
21.06.1995- Dobrinja:6 ölü-25 yaralı
28.08.1995-Markale,Pazar yeri: 41 ölü-90 yaralı
11.temmuz.1995- Srebrenica 10.835 kayıp
Sayın MUNİRE, öncelikle sizin ve sizin şahsiyetinizde bütün arkadaşlarımızın Mübarek Kurban Bayramını kutlamak isterim. Bayram vesilesi ile yapmış olduğum seyahatten dolayı birkaç gündür siteye iştirak edemedim. Bundan dolayı son birkaç yazınızı yeni FARKETTİM. Yazılarınızdan, yaşadıklarınızdan, konumunuzdan, olaylara bakış açınızdan ve (Anlayabildiğim kadar)KİŞİLİĞİNİZDEN çok etkilendim. Sizin gibi bir şahsiyetin aramıza katılması, bizlere katkıda bulunması ne büyük ŞEREF. Sizinle henüz tanışmıyoruz fakat uygun şartlar oluştuğunda muhakkak yüzyüzede görüşmek kaynaşmak isterim.
Size hitaben bu yazımı bu başlık altında yazıyor oluşum bir TESADÜF değil. Bilakis sizin gibi bir GAZETECİNİN GÜNLÜĞÜ'ne dikkat çekmek istedim. Bahse girerimki sizin günlüğünüz yukarıdaki çok değerli bu TEK sayfadan ibaret değildir. Halihazırda böyle güzel bir başlık açmışken, LÜTFEN, bizim için o günlüğünüzü biraz daha karıştırın ve bu başlığı boş bırakmayın. Bu istirhamımı ben sadece kendim için değil, sizin yaşadıklarınızdan ve şahit olduklarınızdan ders alıp dostumuzu düşmanımızı bilsinler diye BİLAKİS gençlerimiz için istiyorum. Günlüğünüzden yeni sayfaları sabırsızlıkla bekliyor SAYGILARIMI sunuyorum.
Sayın Ramço. Övgülerinize çok teşekkür ederim. Her zaman layık olmaya gayret ediyorum. Ben de bu sitede yer almaktan çok mutluyum. Ancak acemiliklerim var. Bazen farklı sayfalara yazıyorum. Bu arada deneyimlerimi sizlerle paylaşmak faydalı olacaksa bundan onur duyarım. Bu arada ikinci kitabımı da yazmakla meşgulüm ve inanın bu siteyi gördüğümden beri sık sık kitabıma ara veriri oldum.. Çünkü artık koskocaman bir ailem oldu duygusuna kapıldım. Bu ailenin sıcaklığını siz ve bazı arkadaşlarınız gibi hissettirenlerin varlığına teşekkürler...
27.05.1992- Saraybosna Vase Miskina caddesi: 16 ölü-140 yaralı
30.08.1992-Alipaşino Polje. Pazar yeri: 8 ölü-50 yaralı
15.01.1993- Pivara. Su kuyruğu: 8 ölğ- 20 yaralı
27.01.1993- Ptt binasının önü: 3 ölü 20 yaralı
01.06.1993-Dobrinja futbol sahası: 11 ölü-50 yaralı
12.07.1993:Su kuyruğu: 13 ölü-15 yaralı
09.11.1993-Saraybosna, Fatima Ganiç ilkokulu: 7 ölü-40 yaralı (Ölen ve yaralananlar öğrenci ve öğretmenler)
29.11.1993- Drvenija köprüsü: 5 ölü-10 yaralı
22.01.1994-Alipaşino Ploje: 6 ölü-4 yaralı (hepsi kayak yapan çocuklar)
04.02.1994-Dobrinja:10 ölü-25 yaralı
05.02.1994-Markale,Pazar yeri:66 ölü-197 yaralı
07.05.1994- Butmir. 9 ölü-40 yaralı
25.05.1995- Tuzla:71 ölü-235 yaralı
18.06.1995-Dobrinja: Su kuruğu: 9 ölü-12 yaralı
21.06.1995- Dobrinja:6 ölü-25 yaralı
28.08.1995-Markale,Pazar yeri: 41 ölü-90 yaralı
11.temmuz.1995- Srebrenica 10.835 kayıp
selam Munira ACUN,sizi bu forumda görmek ne kadar güzel! dile kolay, tam 7 yıl
cehennemin ortasında,bizlere haber ulaştırdınız.Bu forum ve boşnaklar sizlerin deneyimlerinden çok şey öğrenecek.tam isabet! bu foruma üye olmakla çok iyi ettiniz.sizinle tam 4 yıldır görüşmüyoruz.foruma yazı yazmayacağımı beyan etmiştim.Genç kuşaklar sizi tanımadığı için,size hoşgeldin niteliğinde bir yazı yazmayı borç bildim.Sayın Munira Nostalji kulübünde Memleket Hikayeleri bölümü var. yazılarınızı dilerseniz orada yazabilirsiniz.yada Bosna'mızı anlatın lütfen bölümü var.yazılarınızı severek okuyacağımı bilmenizi isterim.Ayrıca forumda Vodolia ile iyi bir ikili oluşturacağınızı düşünüyorum.
umarım boşnaklar sizin değerinizi bilir.sizde kuvvetli boşnak damarı olduğunu biliyorum.yılmadan yazılarınızı yazmalısınız.Sayın Munira, BİZE BOSNAMIZI ANLATIN LÜTFEN..Saygılarımla.
kendimi daha sonra size tanıtırım.
Günlüğümden... Bu güne kadar hiçbir yerde yayınlamadığım bu anılarımı paylaşacak değerdesiniz. Bu satırları kaleme aldığımda savaş tüm hızıyla devam ediyordu. Şimdi bu ve benzeri notlarımı bir kitap haline getirmenin telaşı içindeyim. İyi ki notlarımı almışım. İyi ki böyle bir site kurdunuz. Çünkü inanıyorum ki okuyacaklarınızı yüreğinde hissedecek insanlarsınız.
FATMA NİNE
Tarihte mutlaka yer alması gereken bu kahramanlarda biri de Bosna’nın “Nene Hatun’u” Fatma nineydi. Kendisiyle ilk karşılaştığımda söylediği ilk cümle “ esir olmaktansa ölmeyi yeğlerim” şeklindeydi. Fatma ninenin savaşı hem mutfakta, hem de cephedeydi. Kendisi Bosna-Hersek ordusunun kadın askerleri arasındaki en yaşlı kişiydi.. Yaptığı kahramanlıklar karşısında onun için “Bombacı Fatma” isimli bir şarkı bestelenmişti. Şarkının sözleri şöyleydi:
Genç nine Fatma
Bombaları fırlattı
Herkes duysun, herkes bilsin
Bombaları fırlatan
Genç nine Fatma’ydı…
Fatma nine’de Saraybosna’nın tepelerinde yer alan Moymilo’da yaşıyordu. Savaşın ilk günlerinde, 14.Mayıs.1992’de evinin hemen yakınlarında Sırplar gözükmeye başlamıştı. Bunun üzerine 67 yaşındaki Fatma Nine, eşi ve üç oğlu ile birlikte evlerinin hemen önünde siper kazmaya girişir. O günlerde çentikler şehir merkezine yönelik saldırılarını yoğunlaştırmış ve savaş kendisini iyice hissettirmeye başlamıştı.
Fatma Nine’nin evinde silah yoktu. Ellerinde var olan az bir parayla, tanesi yirmişer marktan üç el bombası satın alır. Bu arada sevenleri tarafından kendisine bir de üniforma hediye edilir. O günlerde üniforma yok denecek kadar azdı. Oysa kamufle olmak adına hayati önem taşıyordu. Üniformasını giyen Fatma Nine artık tam bir asker görünümündeydi. Üstelik cebinde üç el bombası da vardı. Yani o günler adına çok iyi silahlanmış durumdaydı. Eşi ve oğullarının ise av tüfekleri vardı. Fatma Nine hiç boş durmuyordu. Komşularının da katkılarıyla evlerinin önünden başlayan siper kazma işlemini giderek genişletiyor ve çetniklerin şehre giriş yollarından birini kesmeye çalışıyorlardı. Öte yandan, 10-15 metre yakınlarındaki düşman siperlerinden her an gelmesi muhtemel saldırıların beklentisini yaşıyorlardı. Her an tetikte.. Uyanık .. Gergin bekleyiş…
Fatma Nine o günleri şöyle anlattı:
“Şehirde çetnik barikatları kurulmaya başlandığında, olabilecekleri hissetmiştim. İlk aklıma gelen şey silahlanma olmuştu. Sık sık bulunduğumuz mahallenin civarını ve şehir merkezini dolaşıyor, gelişmeleri gözlemliyordum. Her şey apaçık ortadaydı. Savaş çıkacaktı. Savaşacaktık… Çevremdeki kişilerle bir araya gelerek durum değerlenmeleri yaptıktan sonra gönüllüleri bir araya toplamaya başladık. Önüme çıkan herkese şehrimizin savunmasında yer alması için çağrıda bulunuyordum. Bu işi bir görev olarak kabullenmiştim. Üstelik üniformalıydım. Benim gibi yaşlı ve üniformalı bir ninenin çağrısına uymayan olmadı. Kaçmak ise aklımın ucundan bile geçmiyordu. Burada, ailemin ve evimin bulunduğu yerden bir adım geriye çekilmeyecek, kanımın son damlasına kadar mücadele edecektim. Bunda kesin kararlıydım. O sıralarda evimizin tam karşısındaki düşman mevzilerinde bir hareketlenme başladı. Daha önceleri aralıklı olarak açılan makineli tüfek atışlarının yerini şimdi tank ve top ateşleri almıştı.
O gün yani 5 Mayıs 1992 günü çetnik mevzileri garip bir şekilde sessizliğe bürünmüştü. Bahçemdeki ağacın altına oturmuş, etrafı dinleyerek tetikte bekliyordum. Tek başınaydım. Bir anda tam karşımda beş duran beş saldırganı gördüm. Hepsinin bellerine kadar uzanan siyah takma sakalları vardı. Böylelikle kendilerini çok daha korkunç göstermeye çalışıyorlardı. Bu komediye gülesim geldi. Tam olarak nereden çıktıklarını görememiştim. Göz gözeydik. Yavaş adımlarla üzerime doğru yürümeye başladılar. O zaman gerçeği fark ettim. Savunma içgüdüsü ile ellerim öncelikle el bombalarımın bulunduğu ceplerime doğru uzandı. Bombalarımı okşuyordum. Onlar usulca bana doğru ilerlemeyi sürdürürlerken, ben de bir kedi kıvraklığıyla geriye doğru süzülmeye başladım. Amacım az gerideki armut ağacının arkasına sığınabilmekti. Buraya ulaştığımda bombaları üzerlerine fırlatacaktım. Ağır çekimle gerçekleşen film sahneleri gibi bu durum sonrasında, nihayet armut ağacının ardına sığındım. Akabinde ilk bombayı fırlattım. Sonra ikincisini… Bu arada patlamayan ve beni hayal kırıklığına uğratan üçüncü bombadan sonra, kanlar içinde yerde yatan beş çentiği gördüm. Ölmüşlerdi. Bunlar beş yüz metre ilerimizdeki sırp askeri üssü Lukavica’dan gelip bize arkamızdan saldıran çentiklerdi. Derin bir nefes alıp, tehlikeyi atlattığıma sevinerek hemen yakınımdaki siperin içine atladım. Atlamamla beraber, sesi halen kulaklarımda yankılanan korkunç bir gümbürtü işittim. Siperin içine yığıldım. Bu durumdayken ellerimden ve ayaklarımdan kanlar fışkırdığını gördüm. Şaşkınlıkla bakakaldım. Sağıma soluma bakındım. Duman bulutları arasından oğullarımdan birinin dehşet içinde bana doğru koştuğunu fark ettim. Oğlum beni kanlar içinde yatar halde görünce yırtıcı bir aslana dönüştü. Üzerimize yağmur gibi yağan mermilere aldırış etmeden, deliler gibi sağa sola ateş ediyordu. Akabinde bir grup komşumuz yanımıza ulaştı. Mühimmatlarının bittiğini söylediler. Bu dakikadan sonra göğüs göğse çarpışmaktan başka çaremiz yoktu. Çentiklerle boğuşmaya başladılar. Ben ise yattığım yerden onlara “dayanın” diye haykırarak kendilerini cesaretlendirmeye çalışırken, yaralı olmama rağmen hiçbir acı hissetmiyordum.
Derken evimin bitişiğindeki ahır alev aldı. Onca gürültünün arasında hayvanlarımın diri diri yanarken çıkardıkları canhıraş feryatlar içimi sızlatıyor, onlara yardım edecek durumda olmayışımın çaresizliğiyle kıvranıyordum. Artık gözlerimden akan yaşları zapt edemez haldeydim. Ağlıyordum. Hıçkıra hıçkıra, haykıra haykıra ağlıyordum. Savaşlar böyle olmamalıydı. Bu adaletsizlikti. Bu arada bağırarak bana seslenen eşimin sesini işitim. “ Dayan, seni kurtaracağım, sedye getiriyorum!” diye haykırıyordu. Ancak o sırada o kadar şiddetli bir saldırı vardı ki bana yaklaşması mümkün değildi. “gelme” demek istedim. Sesim çıkmadı. Bütün varlığımla, ailemden ve arkadaşlarımdan hiç kimsenin yaralanmaması ve ölmemesi için dualara ediyordum. Ortalık tam bir cehennemdi. Her yeri kan ve barut kuşatmıştı. Yeniden gözlerimi açtığımda, Koşevo hastanesindeydim. Beni siperden çıkarmayı başarmış ve buraya getirmişlerdi. Hastane Başhekimi Prof Dr. Safet Çibo benimle özel olarak ilgilendi. Hastaneye getirilişimden beş gün sonra kızım Rasema ile diğer yakınlarım ziyaretime geldiler. Hepsinin bakışlarından hüzün okunuyordu. Mutlaka bir şeyler olmuştu. Bunu anlamıştım. Sordum. Meğer eşim beni kurtarmak için yanıma doğru koşarken yaralanmış. Sol kolunu kaybetmiş. “Geçer” dedim. Ama mutlaka daha önemli bir şey vardı. Gözlerdeki bunca hüzne, kopmuş bir kol neden olamazdı…
“Sana bir şey söylememiz lazım. Ancak o sırada doktor da burada bulunmalı. Onu çağırdıktan sonra söyleyeceğiz” dediler.
“Susmayın! Doktora ihtiyacım yok! Her şeye göğüs gerebilecek cesaretim var”
Ağlaşarak, oğlum Rasim’in öldüğünü söylediler. Aslan kesilip düşmana set çekmeye çalışan oğlum ölmüş…
Diğer oğullarım sağmış.
Sadece: “O kahramanca savaştı, kahramanca öldü” dedim.
Oğlumun ölümünü, kocama aradan bir hafta geçtikten sonra duyurduk.
ALTIN MADALYAYI RED EDİYOR
Saraybosna, Çengiç Vila Mahallesi, Cemal Biyediç sokağı No 46. Bu, Fatma Ninenin yaşadığı yerin adresiydi. Adreste yer alan binanın beşinci katındaki küçük bir dairede eşi Şakir,, oğulları Asım, Mustafa, kızı Rasema, Mirzeta ve torunlarıyla birlikte yaşayan Fatma Nine, ödüle layık görülmüş. Ülkenin en değerli ödüllerinden biri olan,
Üstün devlet hizmet madalyası “Altın Zambak” madalyasıyla ödüllendirilmek istenmiş. 1.Kolordu Generali Nejat Ajnadzic savaş kahramanı nineye bu ödülü vermek istediğinde, nine tarafından ret edilmiş. Ödül yerine, kendisine bir tabanca ile birkaç el bombası vermelerini istemiş. Çünkü ona göre savaş henüz bitmemişti ve hazırlıklı olmak gerekiyordu.
Fatma Turkoviç ninenin üzerine her zaman en az on mermi ve tabanca bulunuyor. Sürekli olarak tetikte bekliyor. O, mücadelesini büyük bir onurla vermişti. Acı günler ise ruhunda onulmaz izler bırakmıştı. Üstelik bir yavrusunu bağrından koparmıştı.
Her fırsat bulduğumda, hatta çok sıkça nineyi ziyaret ediyorum. Küçük odasında bulunan divanına bağdaş kurup oturarak sohbetler ediyoruz. Onu çok seviyorum. O, tam bir Boşnak kadını. Tam bir Boşnak annesi. O, hepimizin ninesi.
Bu şehirde ona benzer sayısız dostlarım var Acılarını dinleyerek içime nakşederken, bir yandan da anlattıklarını günlüğüme kaydediyorum. Bu yiğit nine ve benzerleri benim dostlarımdı. Onların tarihte yerlerini almaları gerekir. Ver ben, bu dostlarımın unutulmaması için elimden geleni yapmakta kesin kararlıyım.
Sonrası 1996 yılı, ninem öldü. Fatma ninem Şehitler mezarlığında, en ön saflarda yatıyor. Artık yukarıda belirttiğim adresten taşındı. Silah arkadaşlarıyla omuz omuza yatıyor. Şehit nine… Aylarca pamuk beyazı saçlarını okşadığı nur yüzlü yiğit nine. Şimdi mezar taşını okşuyorum. Mezarını çiçeksiz bırakmıyor ve gözyaşlarımla suluyorum.
Muzo.. Teşekkür ederim. Size ne zaman nerede gazetecilik hakında bilgi verdiğimi bilmiyorum. Hatırlatırsanız sevinirim. Ancak nereden, nereye diye hayıflanmayın lütfen. Siz bana gazetecilik konusunda değil, tercih edilecek sayfalar kullanımı hakkında öneride bulunuyorsunuz. Dikkate alacağım.
sayın Munira,Bayrampaşa Bosna Sancak Derneğinde yöneticilik yaptım.
Derneğimize sık sık gelirdiniz.Hatırlarsanız,yıldırım mahallesinde yerel gazete çıkarmayı deneyen bir kaç genç vardı! Refik Akova ile birlikte geliyordunuz.
Ben o gençlerden biriyim.sizlerin değerli katkıları olmuştu bizlere.. şahsen ben sizin fikirlerinizden çok yararlandım.Foruma veda mektubu yazmıştım.sizin gibi
değerli bir gazeteciyi forumda görünce çok sevindim.size hoşgeldin demek için bir yazı yazmak gereğini duydum.hayıflanmak haddime değil' boşnaklar sizin gibi
insanlarla gurur duymalı.
avatarınızda özel mesaj yeri olmadığı için,size böyle ulaşmak zorunda kaldım.
oprostime...Poştovanje
yazılarımı silmek zorundayım.
Sayın Munire HANIMEFENDİ, Size hitaben yazdığım ilk yazı esnasında üye profilinizde cinsiyet olarak ERKEK gözüküyordu. Tabiiki sizin ve diğer arkadaşlarımızın yazılarını okurken aklıma getireceğim en son şey CİNSİYET'tir. Daha sonra profiliniz gerçeğe uygun olarak değiştiğinde, acaba bir POT kırmışmıyım TELAŞIYLA, yazımı tekrar tekrar okudum. Allaha Şükürki yazımda öyle bir şeye rastlamadım. KALDIKİ sayın Muzo'ya <Ablanızı Unutmayın> diye seslendiğinize göre siz bizlerinde ablası sayılırsınız. Hatta ben sizi KENDİMCE bütün Boşnakların ONURSAL ABLA' sı olarak görüyorum.
Fatma Nine ile ilgili yazınızda, onca aramalarıma rağmen sadece bir tane HVALA butonu bulabildim ve onu tıkladım. Oysa ben, ONLARCA hvala butonu olsada hepsini tıklayabilsem duygu ve düşüncesinde olduğum için, bu onlarca TEŞEKKÜR' ümü yazıyla ifade etmek zorunda kaldım.
İyiki VARSIN, iyiki ARAMIZDASIN ve iyiki o acıları YAŞAMIŞ ve ŞAHİT OLMUŞSUN ki bugün bizlere aktaracak birşeylerin var.
Saygılarımla.......
Ramço... Teşekkürler. Bence de iyi ki sen ve senin gibiler var diyorum. Okuduğun Fatma Nine'nin yaşadıkları ve inşallah sizlerle paylaşacağım diğer konular gerçek hayat öyküleridir. Bunları yüreğinde hissedebilen sen ve senin gibiler var oldukça, Bosna-Hersek'te yaşananlar unutulmayacaktır. Dolayısıyla henüz üzerinden çok uzun zaman geçmemiş olmasa bile, adeta yüzyıllar önce yaşanılmış bir savaş süreciymiş gibi unutturulmaya çalışılan Bosna dramı gündemde kalacak ve suçluları sürekli olarak sorgulanacaktır. Bu arada Bosna-Hersek'te yaşanılanlar ve yaşatılanlar unutulma aşamasına gelmişse bunda benim de, senin de hepimizin de suçu vardır.
Bu arada Fatma Nine'nin çok az okunduğunu ben de farkettim. Ben de üzüldüm. (Fatma Nine'nin okunmamasına üzüldüm diyorum!) Çünkü burada benim, A-veya B kişisinin okunması önemli değil. O düşünceyle yazmadım zaten. Yazmam da... Eğer Fatma Nineler, Bosnalı minik bebeler, dedeler bu sitede de okunmayacaksa nerede okunacak. Ne yapalım. Bunlar sıkıcı konular olarak algılanabiliyor olabilir. Tabii ki benim yazılarımda hüzün var. Ben savaşın, vahşetin şahidiyim. Bunları aktarmayı boynumun borcu olarak kabul ettim. Burasını denedim. Sonra başka yerleri deneyeceğim. Yani tek isteğim Lütfen diyorum. Unutmayalım. İllaki ailemizden biri mi ölünce, illaki yakınımızdan biri tecavüze uğrayınca mı etkileneceğiz. Kafaları bıçakla kesilen bu insanlar, bu boşnaklar bizim aile bireylerimiz. Neyse... Birgün kahkaha fırtınaları yaratacak şeyler de yazarız!
Savaşın hemen sonrasında Saraybosna’dan Grebak’a gitmek için iki gün bir gece yürümek gerekirdi. Yol üzerindeki köylerin tamamı yakılmıştı. Bu köylerden birinin ardında Stolac tepesi bulunur. Çetniklerin en güçlü kalelerinden birisi buradaydı. Eskiden yaşlılarımız bu tepelerin İgman ile birleşerek,Grebak’a yol açacağından ve doğu bosna’da yaşayan boşnaklar için hayati önem taşıyacağını söylerlerdi Yiyeceklere bu yollardan ulaşılacak, Igman tepeseinden hareket edilebildiğinde ise özgürlüğe kavuşulacaktı. O nedenle bu yola “Allah Yolu” adını takmışlardı. Kuşaktan kuşağa yayılan bu önsezi günümüzde gerçeğe dönüşmüştü. .
Bu arada” Allah Yolu” olarak adlandırılan Grebak üzerinden Igman tepesine yönelip te Refiye ninenin adını duymayan yoktur. Yaşlılar ve hastalar onun evinde ısınırlardı. Her geleni teselli edecek bir kaç sözü olurdu. Konuklarının çoğunluğu ise Grebak’tan yola çıkan askerlerdi
Ninenin ineği vardı. Yolun başında durarak, gelen geçene süt ikram ederdi. . Ayrıca sık sık Grebak cephelerine gider ve askerlere süt dağıtırdı. Günlerden bir gün komutan nine’ye köyü terketmesini, çetniklerin gelemk üzere olduğunu ve askerlerin Grebak’I savunamayacak durumda olduğunu söylemişti. O ise böyle bir şeyin olabileceğine inanmak istemedi. Köyünü terk etmek ise aklının köşesinden bile geçmiyordu. Refiye nine tam inançlı bir kadındı. Allah’tan başka kimseden korkmazdı. Köyüne düşen havan mermileri bile onu korkutamıyordu. Ancak son gece iyi uyuyamamıştı. Adeta birşeylerin olacağını hissediyordu. Erkenden kalkarak sabah namazını kıldı. Ardından her sabah kendisini ziyarete gelen askerleri beklemeye başladı. Gecenin sona ermeye yüz tuttuğu anlarda, evinin arka taraflarından gelen bazı sesler işitti. Bir an sevindi. Fakat akabinde bu seslerin beklediği askerlerinin sesleri olmadığını farketti. Evden dışarıya çıktığında ise kalabalık bir çetnik grubunu gördü. Ellerinde silahlarıyla etrafta dolanıyor ve küfürler savuruyorlardı. Aralarından biri hemen ninenin yanına sokuldu ve ona vurmaya kalkıştı. Yanındaki arkadaşı vurmasını engelledi. Nine ise o sırada bundan once yaşadığı savaş yıllarını hatırlamıştı. O zamanlar henüz 20 yaşlarındaydı. Çetniklerin eline düşmüştü. Bunları hatırladığında kendine geldi. Kurtuluş için dualar okumaya başladı. Çetnik ise onu kaçmaması için uyarıyordu. Nine: “Kaçacak yerim yok. Sadece izin verin de ineklerimi serbest bırakayım” dedi. Çetnik “gerek yok. Biz onları salıveririz” dedi ve hepsi birden köyü ateşe vermeye başladılar. Nine bu karmaşadan istifade ederek ahıra doğru yürümeye başladı. Ahırın arkasından dolanarak Grebak’taki askerlere doğru yöneldi. Ancak siperlerin yakınına sokulduğu halde kimsenin sesini işitmediğini farketti. Bir anda vücudunu soğuk terler kapladı. Korkmaya başlamıştı. Siperleri dolanmaya başladı. Kimse yoktu. Osman isimli askerin siperinde de kimse yoktu. Buraya girip yere oturdu. O anda komutanın kendisine köyü terk etmesi için yaptığı uyarıyı hatırladı. Onu ciddiye almadığına şimdi çok pişmandı. Şimdi tek başınaydı. Köyü ise kalabalık çetniklerle doluydu.
Osman’ın siperinin yakınında bir bidon su vardı. Bu suyla, abdestini aldı. Yerde bulduğu çadır bezini omuzlarına sarıp dua etmeye başladı: “ Allahım” dedi. “ Evsiz kalan herkesin gittiği yoldan gidebilmem için bana yardım et” Nine çok zor şartların olduğunu iyi bildiği yola koyuldu. İki gece ve bir gün yayan olarak yürüdü. Ancak yolun sonunda çetniklerin eline düştü ve kendisini çetniklerin Kula’daki hapishanesinde buldu.
Savaşın hemen sonrasında Saraybosna’dan Grebak’a gitmek için iki gün bir gece yürümek gerekirdi. Yol üzerindeki köylerin tamamı yakılmıştı. Bu köylerden birinin ardında Stolac tepesi bulunur. Çetniklerin en güçlü kalelerinden birisi buradaydı. Eskiden yaşlılarımız bu tepelerin İgman ile birleşerek,Grebak’a yol açacağından ve doğu bosna’da yaşayan boşnaklar için hayati önem taşıyacağını söylerlerdi Yiyeceklere bu yollardan ulaşılacak, Igman tepeseinden hareket edilebildiğinde ise özgürlüğe kavuşulacaktı. O nedenle bu yola “Allah Yolu” adını takmışlardı. Kuşaktan kuşağa yayılan bu önsezi günümüzde gerçeğe dönüşmüştü. .
Bu arada” Allah Yolu” olarak adlandırılan Grebak üzerinden Igman tepesine yönelip te Refiye ninenin adını duymayan yoktur. Yaşlılar ve hastalar onun evinde ısınırlardı. Her geleni teselli edecek bir kaç sözü olurdu. Konuklarının çoğunluğu ise Grebak’tan yola çıkan askerlerdi
Ninenin ineği vardı. Yolun başında durarak, gelen geçene süt ikram ederdi. . Ayrıca sık sık Grebak cephelerine gider ve askerlere süt dağıtırdı. Günlerden bir gün komutan nine’ye köyü terketmesini, çetniklerin gelemk üzere olduğunu ve askerlerin Grebak’I savunamayacak durumda olduğunu söylemişti. O ise böyle bir şeyin olabileceğine inanmak istemedi. Köyünü terk etmek ise aklının köşesinden bile geçmiyordu. Refiye nine tam inançlı bir kadındı. Allah’tan başka kimseden korkmazdı. Köyüne düşen havan mermileri bile onu korkutamıyordu. Ancak son gece iyi uyuyamamıştı. Adeta birşeylerin olacağını hissediyordu. Erkenden kalkarak sabah namazını kıldı. Ardından her sabah kendisini ziyarete gelen askerleri beklemeye başladı. Gecenin sona ermeye yüz tuttuğu anlarda, evinin arka taraflarından gelen bazı sesler işitti. Bir an sevindi. Fakat akabinde bu seslerin beklediği askerlerinin sesleri olmadığını farketti. Evden dışarıya çıktığında ise kalabalık bir çetnik grubunu gördü. Ellerinde silahlarıyla etrafta dolanıyor ve küfürler savuruyorlardı. Aralarından biri hemen ninenin yanına sokuldu ve ona vurmaya kalkıştı. Yanındaki arkadaşı vurmasını engelledi. Nine ise o sırada bundan once yaşadığı savaş yıllarını hatırlamıştı. O zamanlar henüz 20 yaşlarındaydı. Çetniklerin eline düşmüştü. Bunları hatırladığında kendine geldi. Kurtuluş için dualar okumaya başladı. Çetnik ise onu kaçmaması için uyarıyordu. Nine: “Kaçacak yerim yok. Sadece izin verin de ineklerimi serbest bırakayım” dedi. Çetnik “gerek yok. Biz onları salıveririz” dedi ve hepsi birden köyü ateşe vermeye başladılar. Nine bu karmaşadan istifade ederek ahıra doğru yürümeye başladı. Ahırın arkasından dolanarak Grebak’taki askerlere doğru yöneldi. Ancak siperlerin yakınına sokulduğu halde kimsenin sesini işitmediğini farketti. Bir anda vücudunu soğuk terler kapladı. Korkmaya başlamıştı. Siperleri dolanmaya başladı. Kimse yoktu. Osman isimli askerin siperinde de kimse yoktu. Buraya girip yere oturdu. O anda komutanın kendisine köyü terk etmesi için yaptığı uyarıyı hatırladı. Onu ciddiye almadığına şimdi çok pişmandı. Şimdi tek başınaydı. Köyü ise kalabalık çetniklerle doluydu.
Osman’ın siperinin yakınında bir bidon su vardı. Bu suyla, abdestini aldı. Yerde bulduğu çadır bezini omuzlarına sarıp dua etmeye başladı: “ Allahım” dedi. “ Evsiz kalan herkesin gittiği yoldan gidebilmem için bana yardım et” Nine çok zor şartların olduğunu iyi bildiği yola koyuldu. İki gece ve bir gün yayan olarak yürüdü. Ancak yolun sonunda çetniklerin eline düştü ve kendisini çetniklerin Kula’daki hapishanesinde buldu.
Umarım bu gerçek hikaye burada bitmiyor. Refiye Ninemizin sonu hazin bile olsa akıbetini bilmek isteriz. Zira biz Müslümanlar için ŞEHADET mertebesi KAHRAMANLIK mertebesindende önce gelir.
Yıl 1993 sonu:.... Sabahın çok erken saatlerinde Ancona havaalanındaydım. Kanadalı birleşmiş milletler askeri, çatık kaşlarıyla baktı. Yeni yıl eğlencesinin mahmurluğunu üzerinden atamadığı besbelliydi. Adeta “bunların bu saatte burada ne işi var?” der gibi bakıyordu. Pasaportuma baktı. Türk pasaportuna kötü bir bakış sezdim. Neyse bunlara yabancı değildim ve umurumda da değildi. Tek istediğim bir an önce Saraybosna’ya girebilmekti. Kargo uçağına binerken uyulması gereken ve talimatnamede bildirilenden daha az ağırlıkta bagajım vardı. Küçük çantamda, çocuklar için birkaç paket vitamin katkılı şeker ve ateş yakabilmek ya da aydınlanma için karşılaşacağım ailelere dağıtmayı planladığım 20 kadar çakmak ta vardı… Bunları gören Kanadalı öfkelendi: “Sen insani yardım kuruluşu gibi ihtiyaç malzemesi taşıyorsun” dedi. Her ne kadar bunları hediye etmek amacıyla götürmek istediğimi söylediysem de, Kanadalının şeker ve çakmaklara el koymasını engelleyemedim. Alsın… BM askerinin yanında bir de İtalyan polis vardı. O da pasaportumu iyiden iyiye inceledikten sonra: “Dönüş vizen yok. Dönüş sırasında İtalya’dan geçemezsin” dedi. Şaşırdım. Çünkü İstanbul’daki İtalyan konsolosluğunda doldurduğum forumda “due” yani gidiş-dönüş vizesi talebinde bulunmuştum. Müracaatımın onaylandığı inancıyla ve bir an önce Bosna topraklarına gitme telaşıyla kontrol etmemiştim. Buna da aldırış etmedim. Bir gideyim de sonrası Allah kerim…
Sonunda koca gövdeli uçağa binebildik. Bu arada çelik yelek ve miğfer takamız zorunluluğu da vardı. Zagreb şehrinden temin ettiğimiz çelik yelek ve miğferleri kuşanıp, uçağın gövdesinden uzanan kemerleri bağlayarak yola koyulduk. Bir keyif bir keyif. Başımdaki miğferin üzerinde birkaç beden büyük bir miğfer daha vardı. Onu görmediler. Bu miğferi de önüme çıkacak olan ilk askere hediye edecektim.
Neyse, Saraybosna havaalanına indik. Burada da aynı sebeplere dayalı öfkeli aramalar… Şekerlerimi ve çakmakları buradakilere duyurmuşlar. Burada Fransız ve Ukraynalı BM askerleri vardı. Pasaportumun fotokopisini çektiler. Beni Cenevre’ye şikâyet edeceklerini ve bundan böyle bölgeye giriş iznimin kaldırılacağını söylediler. Sanki tank ve top sokuyormuşum gibi davranıyorlardı. Belli ki dünya, Bosna-Hersek’e silah ambargosun yanı sıra, her şeyin ambargosunu koymuş.
İçin için gülüyordum. Şekerleri, çakmakları almıştınız ama, bir miğferi gözlerinizin önünde içeriye aktarıyordum. Hatta iki miğferi. Ben şehirde bu miğferle dolaşacak değildim. Onu da vereceğim. Üniforması dahi olmayan, yırtık spor ayakkabılarıyla cepheden cepheye koşuşan askerlerimizden iki kişinin en azından miğferi olacaktı. Belki de canlar kurtulacaktı. Oh olsun size Kanadalı, Ukraynalı ve Fransız askerler. İçimdeki dansözler raks ediyor….
bütün batılı büyük devletlerin ve uluslararası kuruluşların yok etmek ve en aznıdan kendi istedikleri şekilde var etmek istedikleri bir ulusa yapılmış en üyük ambargoydu Bosna'da yaşanan ambargo...ama sonuç yine (yine diyorum çünkü, bu tarihte defalarca yerlerinden sürülen,varı yoğu elinden alınan ilk mücadelesi değildi boşnakların) gösterdi ki, yokluk, yok olmak demek değil Boşnaklar için....
Tarih: Ekim.1995
Orta Bosna'da Krusçiça adında tabiat güzellikleriyle donanmış küçük bir yerleşim alanındayım. Komutan Yupi'nin emrindeki askerlerle birlikte Türbe, Karaulu yolundan Seferi ve Vlaşiç tepelerinin eteklerindeki Vitovlje cephelerine ulaştık. Yupi bu cephelerin komutanlığını yapıyor. Kendisi savaş öncesi bir fabrikada güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu. En büyük hobileri balık avı ve Yupi marka meyve sularını içmekti .Bu nedenle kendisine Yupi lakabı takılmış. Yupi'nin asıl adı Faruk Aganoviç'tir. Sert bakışlı, güleç yüzlü komutanin elleri nasırlar içindeydi. O gün hava da bir hayli soğuktu. Yüksek tepelerin ortasında, derme çatma yapılmış onbeş metrekarelik bir barakaya girdik. Komutan çalışmalarını burada yapıyor. İçeride kerestelerden yapılan sıraların üzerine oturduk. Bu arada askerler bir yerlerden buldukları kahveyi pişirmeye girişti. Barakanın kapısı önünde küçük bir ateş yakıp cezveyi üzerine koyduk. Kahvemiz pişince barakaya geri döndük. Şeker yoktu. Komutan cebinden bir paket yeşil renkli şekerleme çıkardı. Buyur etti. Şekerlemenin üzerinde haç işareti vardı. Muhtemelen isviçre malıydı. Komutan şekere baktığımı görünce espriyi patlattı. "Üzerinde haç var ama rengi yeşil " dedi. Gülüştük. Ertesi gün sabahın erken saatlerinde ciddi bir operasyona hazırlanıyorlardı. Soğuk, yoksulluk onların cesaretini eksiltmiyordu. Pek azının üniforması vardı. Hatta komutanın ayaklarında bile spor ayakkabılar vardı. Komutan Yupi, savaşın başından bu güne Bosna-Hersek'in bütün sıcak hatlarında bulunmuş. Gitmediği cephe yok. Hep savaşın içinde, hep şimdi olduğu gibi dağlarda. O anda şunları düşündüm. "Savaş elbet bitecek. Bu adam savaş bittiğinde ne yapacak? Vatanını savunmak için hayatını ortaya koyan Yupi ve onun gibiler savaş bittiğinde ne yapacaklar? Yupi'nin bir gözü görmüyor. Şarapnel isabet etmiş. Maviş maviş bakan tek gözünden cesaret çağlıyor. Yupi... Savaşın sıradan kahramanı... Son cephelerden gözyaşlarıyla uğurlanacaksın. Sonrası, büyük bir olasılıkla kafelerden birini kahveni yudulayacak ve etrafındakilere vatanın için yaptıklarını anlatacaksın. Beratlarını, madalyalarını anlatacaksın. Sonra birgün, tek gözünün seçebildiğince etrafına baktığında seni dinleyenlerin giderek azaldığını ve hatta artık kimsenin senin anlattıklarınla ilgilenmediğini göreceksin. Ağlayacaksın Komutanım. Gülen gözlerinden seller gibi yaş akıtacaksın. Vatanım, toprağım, bayrağım halkım diye diye yıllar boyu ettiğin mücadeleyi anılarına gömeceksin. Seninle yeniden karşılaşmayı ve anlatacaklarını bıkmadan usanmadan dinlemeyi o kadar çok istiyorum ki.."
1994.. Savaş tüm hızıyla sürüyor. O gün orta bosna çalışmalarımı tamamlamış, Saraybosna'ya dönüş yoluna koyulmuştum. Dağ tepe dolaştıktan sonra Zenica şehri üzerinde Visoko'ya ulaştım. Burada Bosna-Hersek ordusunun lojistik merkezi vardı. Merkeze gittim. Merkez yetkilisi Haciya tarafından bir evlat gibi karşılandım. Meyve tozundan yapılmış meyve suyumu içtim. Ardından oradaki askerlerin yemek yediği yemekhaneye gittik. Nihayet sıcak bir şeyler yiyecektim. Çok açtım. Günlerce multivitamin haplarıyla beslenmek canıma tak etmişti. Ama şartlar buydu. Herkes aynı durumdaydı. Hiç ama hiç sızlanmıyordum. Yumurta tozundan omlet yapıldı... Üstelik patates püresi ble vardı. Kadın askerlerden Müyessera ile yanyana oturduk. Yemek boyunca bana kızı Ayşe'yi anlattı. Kızını savaştan kaçırmış, Malezya'ya göndermişti. Yemekten sonra toplu halde sohbet ettik. Konu savaştı. Konu o günlerde Visoko'ya atılan yüksek kalibreli çetnik füzeleriydi. Hava kararmaya başladığında yola çıkma hazırlığım başladı. Haciya bana özel bir kumaştan dikilmiş üniforma verdi. İnfraruj ışınlara etkili dedi. Üniformalar henüz ulaştırılmıştı. Çetnik snayperistlere hedef olmamdan korkuyor ve beni kamufle etmeye çalışıyordu. Giyindim. Bu arada dönemin ticaret bakanı Cemal Çabaravdiç'te bizimle birlikte gelecekti. Neyse..Saraybosna'ya doğru eski bir askeri ciple hareket ettik. Şoförün adı Ali'ydi. Ali'de tek gözünü şarapnel nedeniyle yitirmiş. Igman dağının virajlı toprak yollarında ilerlediğimiz sırada aşağılardan çetnik saldırısı başladı. On iki atışlı havanlarla ateş ediyorlardı. Şoförün yanında oturuyordum. Daracık yolda camdan dışarı çıkardığım elimle dağın yüzeyine dokunabiliyordum. Öte yan ise , derin boşluklardı. Bir an korktum. Hemen korkudan sıyrılmak için çok sık yaptığım gibi işi şamataya vurdum. Şarkı söylemeye başladım. Tek gözü olan şoför Ali'ye bakarak " A moj Alo, crne oci, ti ne hodaj sam po noci" şarkısını söylüyordum. Şarkım bitti . Bu kez Aliya başladı. "Hej Munira, hej Munira gdje ti je Muharrem, gdje ti je Muharrem" ... Cemal bey bizi alkışladı. Çok karanlıktı. Far yakmak gibi bir lüksümüz de yoktu. Sigara dahi içmek tehlikeliydi. Çok ağır hareket ediyor ve zifiri karanlıkta tekerleğin yan taraftaki boşluğa düşmemesi için dua ediyordum. Tam o anda... Koca bir öbek ateş böceği ortaya çıktı. İnanılmaz bir şeydi. O günden bu yana bir daha ateş böceği görmedim. Ne müthiş, ne inanılmazdı. Önümüzü görmemize yetecek kadar ışık saçıyorlardı. Tünel girişine kadar bize eşlik edip sonra yok oldular. Tünelin girişinde Aliya ile vedalaştım. O,aynı yoldan merkeze geri dönmek zorundaydı. Tünele girerken, arkamdan biri dokundu. Döndüm baktım. Bir asker. Gülümsüyor. Arkadaşlarıyla birlikte Bjelasnica cephelerinden dönüyorlarmış. Kucağında bir demet dağ çiçeği vardı. "Kardeşim" dedi. "Naşa Munira" dedi...Uzattı. Aldım. Bakıştık. Gözlerimizle sözleştik. Biz Bosna-Hersek için buradaydık. Ülkeyi kana bulayanlardan hesap soracaktık. Ben kalemimle, onlar silahlarıyla. Ve hep birlikte yüreklerimizle....
Saraybosna:1993
Stari Grad. Kış. Bistrik taraflarındayım. Mısırlı BM askerlrinin karargahının tam karşısındaki bir tünelin içinde bekleşen kalabalığın arasındayım. Oradan karşıya koşup ellerimizdeki su bidonların dolduracağımız çeşmaya kadar koşmamız gerekiyor. Ama şu vahşiler buradan burnumuzu uzatmamıza izin vermiyor... Trebeviç tepesinden ellerinde bulunan bin türlü silahla saldırıyorlar. Kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan kalabalıktan ise çıt çımıyor. Ateş seslerinin biraz olsun azalmasını bekliyoruz. Arada, havan mermilerinin kalibresi hakkında yorumlar yapıyoruz. O sıra en çok 60'lık attılar. 120'likler daha uzağa atıldı. Vızıldayarak uçan mermilerin ilki geçtiğinder çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü hemen ardından atılacak olan ikinci havan mermisi mutlaka hedefe isabet ediyor. Bu arada şehirde sirenler de susmak bilmiyor... Bir saate yakın bekleştik. Su ihtiyacının mutlaka karşılanması gerekiyordu. Ama suya giden yolu iyi bilen çetnikler, bu yolculuğumuza izin vermemekte kararlıydılar. Onlar bizi öldürmeye, biz ise su bulmaya kararlıydık. Sonunda ikişer üçer kişi onların hedefinden kaçıştık. Hemen ardımda mavi patenleriyle gelen bir kız çocuğu vardı. On iki on üç yaşlarındaydı. Koşuşmamıza sık sık ara vermek durumunda kalıyorduk. Duvar diplerine sığınıyor veya yere yatıyor, kalkıyor yine koşuyorduk. Bir sokağın içinde bulunan çeşmeye varmamıza az kalmıştı. Ardımda korkunç bir patlama oldu. yere yattık. Gümbürtü nedeniyle bir süre kulaklarda işitme hissi kayboluyor. Üzerine yattığım toprak dahi titriyor. Üstelik buz gibi... Bomba çok yakınımıza düştü. Kıpırdamaya cesaret edemiyorduk.Su bidonlarımız sağa sola dağılmıştı. Sonra acı feryatları duydum. Duman dağılmaya başlamıştı. Yoğun bir sisin dağılışı gibi dağılan sislerin arasında gözüme ilk ilişen mavi paten oldu. O tarafa doğru koştum. Pateni elime aldım. Kanlar içindeydi. Küçük kızın ayakbileğinden sonrası patenin içindeydi. patenli kızın bedeni ileride cansız yatıyor. Pateni bağrıma bastım. Başımı göğe çevirdim. Haykırdım. Bir şeyler dedim. Sonra inleyerek yere çöktüm. Birileri beni kaldırmaya bağrıma bastığım,içinde küçük kızın ayağının olduğu pateni almaya çalışıyor.... Mavi patenli kızım benim. Sizler evlatlarımızsınız. Ciğer parelerimizsiniz. Acılarınız dinmedikçe acılı olacağım...
sözün bittiği yer..insanın yüreğinin, beyninin ve her duyusunun isyan ettiği, ama hiçbir sözün ifade etmekte yeterli olamadığı bir ruh hali....acizlikten silkinip yapılanların farkındalığında olmak, büyük hayatını kaybeden küçük kızımız için ve bilmediğimiz daha birçok çocuğumuz için bir borç....ancak bu şekilde vicadanımızla yüzleşebiliriz...
1995
Orta Bosna cephelerindeki çalışmalarımı tamamlamış ve 7.kolordunun karargahına dönmüştüm. Yetkililere bugünlerde yapılması planlanan Banyaluka harekatını sordum. Boşnak ve Hırvatların müşterek yapmayı planladığı harekat ile Banyaluka'nın alınması an meselesiydi. Ancak tam bu sırada ateş-kes gündeme gelmişti. Uluslararası politika!Aynı gün Vezirler şehri denilenTravnik şehrine gittim. Ordunun moral gücü burada müzik çalışmaları yapıyordu. Girilen binanın ikinci katında küçük bir oda vardı. Oraya girdim. Odanın tam ortasında namlusuna bir demet çiçek yerleştirilmiş olan havan topu vardı... Burada bir gurup müzisyen gençle tanıştım. Cephelerde askerlere moral konserleri verdiklerini, tiyatro gösterileri yaptıklarını anlattılar. O günlerde oynamayı planladıkları "İlhami" isimli oyundan kısa bir gösteri de yaptılar. Oyun bittikten sonra rock müziği çalmaya başladılar. Yüzlerini gaz maskesiyle kapatarak savaşın çirkin yüzünü vurgulamaya çalışıyorlardı. Eşlik eden müziğin de acımasız dünyaya ait olduğunu haykırdıktan sonra, ellerindeki sahte dolarları havaya fırlatıp, yere düşenleri ayaklarıyla çiğnediler. Protest bir gösteri... Alkışladım. Ardından sohbet ettik. Savaşın dünyaya katkısını ve Bosna-Hersek müslümanlarına getirdiği acımasızlığı konuştuk. O günkü tarih itibariyle: 145.148 ölü. 171.837 yaralı...76.110 ağır yaralı. 12.290 sakat. 2098 kişinin tedavisi yurt dışında sürüyor.
. Ardından sohbet ettik. Savaşın dünyaya katkısını ve Bosna-Hersek müslümanlarına getirdiği acımasızlığı konuştuk. O günkü tarih itibariyle: 145.148 ölü. 171.837 yaralı...76.110 ağır yaralı. 12.290 sakat. 2098 kişinin tedavisi yurt dışında sürüyor.[/QUOTE]
benim Bihaç'ta bir akrabam var.adı Meho Hujiç.savaştan önce gördüğümde 1,95 lik selvi gibi bir delikanlıydı ama sara hastasıydı.ara sıra sara krizine giriyordu.Allah yardım etmiş savaş sırasında sadece 2 sefer krize girmiş.savaştan sonra o'nu gördüğümde yıkıldım.o dağ gibi adam mayına basmış ve bacağı kopmuş.o zaman anladım savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu.
Gazetecilik adına iyi işler yapmış olmanın keyfiyle beraberimde anadolu ajansının temsilcisi Ali ile birlikte Saraybosna yolunu tuttuk. Şehre girebilmek için tek ulaşım yolu olan İgman dağından geçip, Saraybosna havaalanı üzerinden kentin boşnakların denetimi altındaki Dobrinya'ya doğru yöneldik. Ancak geçmemiz gereken yol Birleşmiş Milletlere ait çelik zırhlı bir araç tarafından kapatılmıştı. Yani araç enlemesine park etmiş duruyordu. Arabadan indik. Araçtan çıkan Birleşmiş milletler koruma gücü mensubu Fransız askerlere basın kartlarımızı ve diğer kimliklerimizi gösterdik. Kısa bir süre telsizle görüşen fransız asker bize kılavuzluk edeceğini belirterek, orada hazır bulunan bir jeep'i gösterdi ve onu izlememizi söyledi. Hava kararmıştı. Birleşmiş milletlerin koruyucu şemsiyesi!!! altındaydık. Aslında söylediklerine uymaktan başka çaremiz de yoktu. Kuşku duymamaya gayret ederek izledik.. Karanlıkta yaklaşık 100 metre kadar ilerledik. Aracımızın önü bir anda aydınlandı. Bir yığın el fenerinin ışığı ardında sırp polislerin silueti seçiliyordu. Her şey bir anda olup bitiverdi. Ansızın çevremize doluşan bir takım insanlar tarafından hoyratça araçtan çıkarıldık. Paniğe kapılmadım. Bu durumu olağandışı koşullardaki olağanlık gibi kabullendim. Akabinde bir başka araca tıkıştırıldık. Adeta bir macera filmi izler gibiydim. Kaçırılıyorduk, sorgulanmaya, hapsedilmeye götürülüyorduk. Saraybosna'nın sırpların elinde bulunan Ilıca banliyösündeki polis merkezine getirildik. Araçtan iner inmez arabaya yüzükoyun yaslanıp, ellerimizi havaya kaldırmamız emredildi. İlk aramalar yapıldı. Tartaklanmalar. Kocaman düşman yumrukların hoyratlığı. ..Ardından ite kaka binaya soktular. Şimdi ise karşımızda kalabalık bir gurup vardı. Heyecanlıydılar. Sanki bir olta atmış ve iyi balık yakalamış olmanın sevinci içindeydiler. Oda koridorun sol tarafındaydı. İngilizce konuşan biri: "Üzerinizde bulunan herşeyi masanın üzerine koyun" diye bağırdı. Ceplerimi boşaltırken, henüz boşnakça bildiğimden bi haber oan sırp polislerin konuşmalarına kulak kabartıyordum. Fransız askerin iyi çalıştığından söz ettiler. Bu arada karakol binasının bahçesindeki arama-tarama yapan sert davranışlı olan polis yanıma sokulup usulca:"gazeteci olduğunuzu bilmiyordum" dedi. Üzerimizde bulunan herşeyi koyduğumuz masa üç metre uzunluğundaydı.Buraya bıraktığımız paraların miktarını sordular. Söyledik. Sonra paraları teker teker saydılar. Para sayma işlemi sırasında oda iyice kalabalıklaşmıştı. Arkalardan bir ses"bunlar düşman tarafla işbirliği yapıyor" diye yorumda bulundu. Hemen ardından gerçek bir öfke ile yüzyüze geldim. Sert bakışlı sırp:" Boşnaklar bizim iki gazetecimizi tutukladı. Onların nerede olduğunu hemen söyle" diye bağırdı. Ona bu konuda bilgim olmadığını anlatmaya çalıştım. İngilizcesi çok azdı. Ancak o ısrarla kendi gazetecilerinin nerede olduğunu bi,ldiğimi ve eninde sonunda bunu açıklayacağımı söylüyordu. "Onlar bulunmadan sizi bırakmayacağız" diye tehdit ediyordu. Arkadaşım Ali'yi başka odada beni başka odada sorgulamaya başladılar. Bütün bunlar yaşanırken korku duymuyor, ve korkunun korkulanla karşılandığında biten olgu olduğunu düşünüyordum. Sorgulandığım odadaki sivil giyimli kişiden hiç hoşlanmadım. Leş gibi de içki kokuyordu. Sinsi sinsi gülümsüyordu.Ben ise içimden yaratanıma dualar ediyordum. Bu merkezde dokuz saat sürecek olan sorgulamalara hazırdım. Ölüme de hazırdım. "Anlat!"dedi. Yüzündeki gülümsemeye rağmen , gözlerinde gizleyemediği bir öfkeyle karşımda oturan bu görevlinin sorularını sukunetle cevapladım. Cephe çalışmalarım sırasında tutmuş olduğum notların hepsi elindeydi. Kimi boşnakça, kimi türkçe yazdığım notlarım hakkında bilgi istedi. Benim ise saklayacak bir şeyim yoktu. Sonra çekmiş olduğum filmlere baktı. Bölge komutanları, sivil yetkililer, halk... Bir kızdı, bir kızdı...Buradan alınıp başka bir odaya götürüldüm. Burada orta yaşı geçkin sarışın bir bayan vardı. Bu kez üzerimden çıkan notlar ve filmler onun elindeydi. Kartvizitler, faturalar dahil herşey hakkında tek tek soru sorup, cevaplarımı not ediyordu. Sorgulanma sırasında odaya siyah sakallı genç bir polis girdi. Bana baktı ve "işte aleyhinde yazılar yazdığın çetnik ile şimdi karşı karşıyasın" dedi. Belinden sarkan uzun bıçağı gösterdi. "Boşnaklar 2. dünya savaşında bizleri böyle bıçaklarla kesmişlerdi,"dedi.Öfkeyle haykırıyor ve sık sık korkup korkmadığımı soruyordu. Korkmuyordum. Korksam bile bunu asla belli etmeyecektim. Asla ve asla çetnikler benim bir damla gözyaşımı göremeyecekti. "Türk gazeteci ağladı "diye övünemeyecekti. "O'nu korkuttuk "diyemeyeceklerdi. Bu konuda ölümüne kararlıydım. Bu arada kendilerinin Cenevre anlaşmasına sadık olduklarını, dolayısıyla bana fiziksel veya psikolojik anlamda kötü muamelede bulunmayacaklarını belirtti. Bunu söyledikten hemen sonra yeniden bir öfke seline kapıldı. Başımın üzerinde duruyordu. Sıcak-soğuk etkisi yaparak direncimi kırmaya çalıştığının farkındaydım. Onun oyununa gelmeyecektim. Ufak tefektim ama Allah'a şükür rahmetli babamın dediği gibi koskocaman inançlı yüreğim vardı. Ben doğru olanın yanında doğru olan işi yapıyordum. Sorgucu sarışın kadın o sıra odadan çıktı. Sakallı sırp artık çok hiddetliydi. Belindeki bıçağı çıkardı. Ben tahta bir iskemlede oturuyordum. Arkama geçti. Kısa saçlarımı kavrayarak bıçağını boynuma dayadı. Kahkahalarla gülüyordu. Sadece sessizce kelime-i şahadet getirdim. Onun gürültülü kahkahalar atmasıyla birlikte odanın kapısı açıldı. sarışın kadın içeriye girdi ve sakallıyı odadan kovdu. Sorgulama devam ediyor. Bir ara yüzüme soğuk su çarpmak istedim. Kadına rica ettim İzin verdi. Binanın üst katındaki lavaboya gitmek üzere odadan çıkarıldım. Beraberimde makineli tüfeklerle donanmış rambo görünümlü polisler vardı. Sanki zaptedilmez bir caniye refakat ediyor gibiydiler. İçimden "Ben Neymişim Be Abi!!" diyerek kendi kendime gülümsedim...
Sonra aynı tempoda odaya geri getirildim. Sorgulamanın ilk gecesi böyle tamamlandı.....
Ardından ilk sorgulandığım odaya götürdüler. Ali burada bir koltukta oturuyordu. Yanına oturttular. Karşımızdaki masada yine o leş kokan sivil vardı. "Çoraplarını çıkar" Çıkardım. "Ters çevir" çevirdim. Çorap içlerimde tank bulacağını mı sanıyordu. "Pantolon paçalarını sıyır." Dizlerime kadar sıyırdım. baktı... Bu arada gecenin 3'ü olmuştu.Uykum gelmişti. Haftaların yorgunluğu vardı üzerimde. Biraz sonra odaya biri girdi. Elinde bir sedye vardı. Dinlenebileceğimi söyledi. Hemen yere uzandım. Ali koltukta oturuyor. Leş kokulu dışarıya çıktı. Artık hiçbir şey umurumda değildi. İstediğim tek şey biraza olsun uyuyup zihnimin berrak kalmasını sağlayabilmekti. Allah'ın beni koruyacağına inancım tamdı. Boynumda taşıdığım ayet'i kerimeyi avucuma aldım. Uyudum. Uyandığımda gün ağarmıştı. Ali hala oturuyordu. Sakin.. Bu kez odaya beyaz sakallı, mavi, gözlü dev gibi biri girdi. Çay verdi. Artık nerede olduğumu ve durumun ne olduğunu iyice farkındaydım. Üç saate yakın bir süre odada kaldık. Kapı açıldı. İki kişi "kalkın gidiyoruz" diyerek bizi aldı. Ali'ye ait olan golf marka eski araca onlardan iki kişi oturdu. Bizi başka bir arabaya soktular. Şoförün yanına bir başkası daha oturdu. Bizi arka koltuğa yerleştirdiler. Yola çıktık. Şoförle yanındaki günlük konuşmalar yapıyor. Sıradan. Pale'ye doğru gidiyoruz. Burası çetniklerin kalesi durumunda. Yolumuzun üzerinde Vogoşça vardı. Son nato müdahelesi sırasında büyük tahribata uğradığı söylenen bu yerleşim alanında bombardımanın izlerini görmek için dikkat kesildim. Ancak bunu doğrulayacak hiçbir şey yoktu. Yaklaşık 45 dakika süren dağ yolculuğundan sonra Pale Devlet Güvenlik binasından içeriye girdik. Eski bir dağ otelinden bozma gibi görünen binanın giriş katıu yemekhane olarak kullanılıyordu. Kahve ikram ettiler. Garson kıza bahçede gördüğüm köpeğin adını sordum. O da köpeğin kendisine ait olduğunu ve hatta istersem yavrulardan birini hediye edeceğini söyledi. Bu söz üzerine, o gün içerisinde serbest bırakılacağımız umuduna kapıldım. Öyle ya garson kız, köpeğini bana hediye edebileceğini söylemişti. Hatta köpeğe takacağım ismi bile bulmuştum. Adı "Pale" olacaktı. Ama sevincim uzun sürmedi. Garson kız az sonra boş fincanları almaya geldiğinde "Köpeği unut" dedi. Türk olduğumu öğrenmiş! Bu sıra yanımıza askeri polis geldi. Üst kata çıktık. Ali'yi 9, beni 10 numaralı odaya aldılar. Sorgucu bir gece önce sorulan soruların aynısı sorup duruyordu. Cephelerde ne yaptınız, kimlerle görüştünüz. Neler yazdınız v.s. iyi niyetli görünmeye çalışıyordu. Bir ara "Kusura bakma. Yorgunsun. Ama seni sorgulamak benim görevim" diye konuştu. Konuşma esnasında ben de ona sorular yöneltmeye çalışıyordum. Olur ya, sağ kalırsam yazabileceğim şeyler olur diye düşünüyordum. Saraybosnalıymış. Orada okumuş. Savaş öncesi orada polislik yapmış. Kısa cümlelerle bunları anlattıktamn sonra "Saraybosna'yı o kadar özledim ki" dedi.
Hava karardığında başka bir yere götürüldük. Burada geniş bir salona alındım. Odanın dip taraflarında plastik bir sandalyeye oturtuldum. "Sabaha kadar burada kıpırdamadan oturacaksın" diye emrettiler.Kaçma girişimim olursa kurşuna dizileceğimi söylendi. Bulunduğum salon çetniklerin cepheye gidip dönerken uğradıkları, silahlarını bıraktıkları veya aldıkları bir yerdi. Onların bu odaya giriş çıkışları sabaha kadar sürdü. Gecenin ileri saatlerinde odaya giren bir çetnik, eğer uykuya dalarsam, sandalyeden düşebileceğimi, bunun izinsiz hareket sayılacağını ve bu yüzden öldürülebileceğimi hatırlattı. O sırada odaya yine kısa boylu ve zayıf olan bir başkası girdi. Polis üniforması vardı. Adı Njegos'muş. "Çekilin kadının başından" diye bağırdı. Daha sonra salondaki kanapelerden birinde uyuyacağını ve kesinlikle tedirgin olmamam gerektiğini söyledi. Öyle de oldu. Sabaha karşı cephelerden dönen bir gurup çetnik, o gece cephelerdeki durum hakkında bağıra çağıra yorumlar yapıyorlardı. Bir arkadaşları ölmüş. Beyni dağılmış Bu nedenle geri çekmeye iğrenmişler. Bunları konuşup silahlarını odadaki dolaplara koyarak gittiler. Çok bitkin görünüyorlardı. Ardından odaya bir başka kişi daha girdi. Beni bulunduğum yerden , Ali'yi de tutulduğu hücreden alıp yine Pale'deki merkeze götürdü. Yine 10 numaralı odadayım. Kapı açıldı. Üzerime öfke yürüdü... Kanlı gözler... "Beşyüz yıl" diyordu. "Osmanlı" diyordu. Kırılacak parmaklarımdam, boynuma geçirilecek svileni gaytan'dan söz ediyordu. Şaşkındım. "Konuş" diye bağırına kadar gözlerinin içine baktım. Cani gözlü adam. Senden asla korkmuyorum... "Ben gazeteciyim" dedim. Sonra daha öncekilerinin benzeri cevaplarımı verdim. Gazeteci olduğumu, burada bir türk gazetesinin temsilcisi olduğu söyledim. Pilot üniforması içindeki vahşi odanın ahşap zemininde tepinip duruyor sık sık silahına vaye bıçağına davranıyor tepki göstermemi bekliyordu. Ama asla istedikleri olmayacaktı. Ben köklerime yaraşır şekilde yaşadım. Düşman elinde öleceksem de onurlu bir şekilde ölecektim. Sonra taktik değiştirdi. Sesi yumuşadı. Onların tv kanalına konuşup konuşmayacağımı sordu. "Olur "dedim. Sonra hiçbir şey demeden odadan çıktı. Bir daha da kendisini görmedim.
(İnşallah bundan sonra hücredeki ilk günü ve sonrasını anlatırım. )
Krusevlanin
13-01-07, 15:27
Saraybosna:1993
Stari Grad. Kış. Bistrik taraflarındayım. Mısırlı BM askerlrinin karargahının tam karşısındaki bir tünelin içinde bekleşen kalabalığın arasındayım. Oradan karşıya koşup ellerimizdeki su bidonların dolduracağımız çeşmaya kadar koşmamız gerekiyor. Ama şu vahşiler buradan burnumuzu uzatmamıza izin vermiyor... Trebeviç tepesinden ellerinde bulunan bin türlü silahla saldırıyorlar. Kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan kalabalıktan ise çıt çımıyor. Ateş seslerinin biraz olsun azalmasını bekliyoruz. Arada, havan mermilerinin kalibresi hakkında yorumlar yapıyoruz. O sıra en çok 60'lık attılar. 120'likler daha uzağa atıldı. Vızıldayarak uçan mermilerin ilki geçtiğinder çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü hemen ardından atılacak olan ikinci havan mermisi mutlaka hedefe isabet ediyor. Bu arada şehirde sirenler de susmak bilmiyor... Bir saate yakın bekleştik. Su ihtiyacının mutlaka karşılanması gerekiyordu. Ama suya giden yolu iyi bilen çetnikler, bu yolculuğumuza izin vermemekte kararlıydılar. Onlar bizi öldürmeye, biz ise su bulmaya kararlıydık. Sonunda ikişer üçer kişi onların hedefinden kaçıştık. Hemen ardımda mavi patenleriyle gelen bir kız çocuğu vardı. On iki on üç yaşlarındaydı. Koşuşmamıza sık sık ara vermek durumunda kalıyorduk. Duvar diplerine sığınıyor veya yere yatıyor, kalkıyor yine koşuyorduk. Bir sokağın içinde bulunan çeşmeye varmamıza az kalmıştı. Ardımda korkunç bir patlama oldu. yere yattık. Gümbürtü nedeniyle bir süre kulaklarda işitme hissi kayboluyor. Üzerine yattığım toprak dahi titriyor. Üstelik buz gibi... Bomba çok yakınımıza düştü. Kıpırdamaya cesaret edemiyorduk.Su bidonlarımız sağa sola dağılmıştı. Sonra acı feryatları duydum. Duman dağılmaya başlamıştı. Yoğun bir sisin dağılışı gibi dağılan sislerin arasında gözüme ilk ilişen mavi paten oldu. O tarafa doğru koştum. Pateni elime aldım. Kanlar içindeydi. Küçük kızın ayakbileğinden sonrası patenin içindeydi. patenli kızın bedeni ileride cansız yatıyor. Pateni bağrıma bastım. Başımı göğe çevirdim. Haykırdım. Bir şeyler dedim. Sonra inleyerek yere çöktüm. Birileri beni kaldırmaya bağrıma bastığım,içinde küçük kızın ayağının olduğu pateni almaya çalışıyor.... Mavi patenli kızım benim. Sizler evlatlarımızsınız. Ciğer parelerimizsiniz. Acılarınız dinmedikçe acılı olacağım...
YAZDIĞINIZ YAZIYI OKURKEN TÜYLERİM ÜRPERDİ VE ADİ İNSANLARA(ÇETNİKLERE) BİR KEZ DAHA OLSUN LANET OKUDUM ŞUAN DA SÖVMEKTEYİM MAVİ PATENLİ KIZI HİÇ AMA HİÇ UNUTMAYACAĞIM(YAZDIĞINIZ YAZIYI HİÇ UNUTMAYACAĞIM) SAYIN MÜNİRE ABLACIM YAZILARINIZIN DEVAMINI BEKLİYORUM.........
İMRAN
Gazetecilik adına iyi işler yapmış olmanın keyfiyle beraberimde anadolu ajansının temsilcisi Ali ile birlikte Saraybosna yolunu tuttuk. Şehre girebilmek için tek ulaşım yolu olan İgman dağından geçip, Saraybosna havaalanı üzerinden kentin boşnakların denetimi altındaki Dobrinya'ya doğru yöneldik. Ancak geçmemiz gereken yol Birleşmiş Milletlere ait çelik zırhlı bir araç tarafından kapatılmıştı. Yani araç enlemesine park etmiş duruyordu. Arabadan indik. Araçtan çıkan Birleşmiş milletler koruma gücü mensubu Fransız askerlere basın kartlarımızı ve diğer kimliklerimizi gösterdik. Kısa bir süre telsizle görüşen fransız asker bize kılavuzluk edeceğini belirterek, orada hazır bulunan bir jeep'i gösterdi ve onu izlememizi söyledi. Hava kararmıştı. Birleşmiş milletlerin koruyucu şemsiyesi!!! altındaydık. Aslında söylediklerine uymaktan başka çaremiz de yoktu. Kuşku duymamaya gayret ederek izledik.. Karanlıkta yaklaşık 100 metre kadar ilerledik. Aracımızın önü bir anda aydınlandı. Bir yığın el fenerinin ışığı ardında sırp polislerin silueti seçiliyordu. Her şey bir anda olup bitiverdi. Ansızın çevremize doluşan bir takım insanlar tarafından hoyratça araçtan çıkarıldık. Paniğe kapılmadım. Bu durumu olağandışı koşullardaki olağanlık gibi kabullendim. Akabinde bir başka araca tıkıştırıldık. Adeta bir macera filmi izler gibiydim. Kaçırılıyorduk, sorgulanmaya, hapsedilmeye götürülüyorduk. Saraybosna'nın sırpların elinde bulunan Ilıca banliyösündeki polis merkezine getirildik. Araçtan iner inmez arabaya yüzükoyun yaslanıp, ellerimizi havaya kaldırmamız emredildi. İlk aramalar yapıldı. Tartaklanmalar. Kocaman düşman yumrukların hoyratlığı. ..Ardından ite kaka binaya soktular. Şimdi ise karşımızda kalabalık bir gurup vardı. Heyecanlıydılar. Sanki bir olta atmış ve iyi balık yakalamış olmanın sevinci içindeydiler. Oda koridorun sol tarafındaydı. İngilizce konuşan biri: "Üzerinizde bulunan herşeyi masanın üzerine koyun" diye bağırdı. Ceplerimi boşaltırken, henüz boşnakça bildiğimden bi haber oan sırp polislerin konuşmalarına kulak kabartıyordum. Fransız askerin iyi çalıştığından söz ettiler. Bu arada karakol binasının bahçesindeki arama-tarama yapan sert davranışlı olan polis yanıma sokulup usulca:"gazeteci olduğunuzu bilmiyordum" dedi. Üzerimizde bulunan herşeyi koyduğumuz masa üç metre uzunluğundaydı.Buraya bıraktığımız paraların miktarını sordular. Söyledik. Sonra paraları teker teker saydılar. Para sayma işlemi sırasında oda iyice kalabalıklaşmıştı. Arkalardan bir ses"bunlar düşman tarafla işbirliği yapıyor" diye yorumda bulundu. Hemen ardından gerçek bir öfke ile yüzyüze geldim. Sert bakışlı sırp:" Boşnaklar bizim iki gazetecimizi tutukladı. Onların nerede olduğunu hemen söyle" diye bağırdı. Ona bu konuda bilgim olmadığını anlatmaya çalıştım. İngilizcesi çok azdı. Ancak o ısrarla kendi gazetecilerinin nerede olduğunu bi,ldiğimi ve eninde sonunda bunu açıklayacağımı söylüyordu. "Onlar bulunmadan sizi bırakmayacağız" diye tehdit ediyordu. Arkadaşım Ali'yi başka odada beni başka odada sorgulamaya başladılar. Bütün bunlar yaşanırken korku duymuyor, ve korkunun korkulanla karşılandığında biten olgu olduğunu düşünüyordum. Sorgulandığım odadaki sivil giyimli kişiden hiç hoşlanmadım. Leş gibi de içki kokuyordu. Sinsi sinsi gülümsüyordu.Ben ise içimden yaratanıma dualar ediyordum. Bu merkezde dokuz saat sürecek olan sorgulamalara hazırdım. Ölüme de hazırdım. "Anlat!"dedi. Yüzündeki gülümsemeye rağmen , gözlerinde gizleyemediği bir öfkeyle karşımda oturan bu görevlinin sorularını sukunetle cevapladım. Cephe çalışmalarım sırasında tutmuş olduğum notların hepsi elindeydi. Kimi boşnakça, kimi türkçe yazdığım notlarım hakkında bilgi istedi. Benim ise saklayacak bir şeyim yoktu. Sonra çekmiş olduğum filmlere baktı. Bölge komutanları, sivil yetkililer, halk... Bir kızdı, bir kızdı...Buradan alınıp başka bir odaya götürüldüm. Burada orta yaşı geçkin sarışın bir bayan vardı. Bu kez üzerimden çıkan notlar ve filmler onun elindeydi. Kartvizitler, faturalar dahil herşey hakkında tek tek soru sorup, cevaplarımı not ediyordu. Sorgulanma sırasında odaya siyah sakallı genç bir polis girdi. Bana baktı ve "işte aleyhinde yazılar yazdığın çetnik ile şimdi karşı karşıyasın" dedi. Belinden sarkan uzun bıçağı gösterdi. "Boşnaklar 2. dünya savaşında bizleri böyle bıçaklarla kesmişlerdi,"dedi.Öfkeyle haykırıyor ve sık sık korkup korkmadığımı soruyordu. Korkmuyordum. Korksam bile bunu asla belli etmeyecektim. Asla ve asla çetnikler benim bir damla gözyaşımı göremeyecekti. "Türk gazeteci ağladı "diye övünemeyecekti. "O'nu korkuttuk "diyemeyeceklerdi. Bu konuda ölümüne kararlıydım. Bu arada kendilerinin Cenevre anlaşmasına sadık olduklarını, dolayısıyla bana fiziksel veya psikolojik anlamda kötü muamelede bulunmayacaklarını belirtti. Bunu söyledikten hemen sonra yeniden bir öfke seline kapıldı. Başımın üzerinde duruyordu. Sıcak-soğuk etkisi yaparak direncimi kırmaya çalıştığının farkındaydım. Onun oyununa gelmeyecektim. Ufak tefektim ama Allah'a şükür rahmetli babamın dediği gibi koskocaman inançlı yüreğim vardı. Ben doğru olanın yanında doğru olan işi yapıyordum. Sorgucu sarışın kadın o sıra odadan çıktı. Sakallı sırp artık çok hiddetliydi. Belindeki bıçağı çıkardı. Ben tahta bir iskemlede oturuyordum. Arkama geçti. Kısa saçlarımı kavrayarak bıçağını boynuma dayadı. Kahkahalarla gülüyordu. Sadece sessizce kelime-i şahadet getirdim. Onun gürültülü kahkahalar atmasıyla birlikte odanın kapısı açıldı. sarışın kadın içeriye girdi ve sakallıyı odadan kovdu. Sorgulama devam ediyor. Bir ara yüzüme soğuk su çarpmak istedim. Kadına rica ettim İzin verdi. Binanın üst katındaki lavaboya gitmek üzere odadan çıkarıldım. Beraberimde makineli tüfeklerle donanmış rambo görünümlü polisler vardı. Sanki zaptedilmez bir caniye refakat ediyor gibiydiler. İçimden "Ben Neymişim Be Abi!!" diyerek kendi kendime gülümsedim...
Sonra aynı tempoda odaya geri getirildim. Sorgulamanın ilk gecesi böyle tamamlandı.....
Ardından ilk sorgulandığım odaya götürdüler. Ali burada bir koltukta oturuyordu. Yanına oturttular. Karşımızdaki masada yine o leş kokan sivil vardı. "Çoraplarını çıkar" Çıkardım. "Ters çevir" çevirdim. Çorap içlerimde tank bulacağını mı sanıyordu. "Pantolon paçalarını sıyır." Dizlerime kadar sıyırdım. baktı... Bu arada gecenin 3'ü olmuştu.Uykum gelmişti. Haftaların yorgunluğu vardı üzerimde. Biraz sonra odaya biri girdi. Elinde bir sedye vardı. Dinlenebileceğimi söyledi. Hemen yere uzandım. Ali koltukta oturuyor. Leş kokulu dışarıya çıktı. Artık hiçbir şey umurumda değildi. İstediğim tek şey biraza olsun uyuyup zihnimin berrak kalmasını sağlayabilmekti. Allah'ın beni koruyacağına inancım tamdı. Boynumda taşıdığım ayet'i kerimeyi avucuma aldım. Uyudum. Uyandığımda gün ağarmıştı. Ali hala oturuyordu. Sakin.. Bu kez odaya beyaz sakallı, mavi, gözlü dev gibi biri girdi. Çay verdi. Artık nerede olduğumu ve durumun ne olduğunu iyice farkındaydım. Üç saate yakın bir süre odada kaldık. Kapı açıldı. İki kişi "kalkın gidiyoruz" diyerek bizi aldı. Ali'ye ait olan golf marka eski araca onlardan iki kişi oturdu. Bizi başka bir arabaya soktular. Şoförün yanına bir başkası daha oturdu. Bizi arka koltuğa yerleştirdiler. Yola çıktık. Şoförle yanındaki günlük konuşmalar yapıyor. Sıradan. Pale'ye doğru gidiyoruz. Burası çetniklerin kalesi durumunda. Yolumuzun üzerinde Vogoşça vardı. Son nato müdahelesi sırasında büyük tahribata uğradığı söylenen bu yerleşim alanında bombardımanın izlerini görmek için dikkat kesildim. Ancak bunu doğrulayacak hiçbir şey yoktu. Yaklaşık 45 dakika süren dağ yolculuğundan sonra Pale Devlet Güvenlik binasından içeriye girdik. Eski bir dağ otelinden bozma gibi görünen binanın giriş katıu yemekhane olarak kullanılıyordu. Kahve ikram ettiler. Garson kıza bahçede gördüğüm köpeğin adını sordum. O da köpeğin kendisine ait olduğunu ve hatta istersem yavrulardan birini hediye edeceğini söyledi. Bu söz üzerine, o gün içerisinde serbest bırakılacağımız umuduna kapıldım. Öyle ya garson kız, köpeğini bana hediye edebileceğini söylemişti. Hatta köpeğe takacağım ismi bile bulmuştum. Adı "Pale" olacaktı. Ama sevincim uzun sürmedi. Garson kız az sonra boş fincanları almaya geldiğinde "Köpeği unut" dedi. Türk olduğumu öğrenmiş! Bu sıra yanımıza askeri polis geldi. Üst kata çıktık. Ali'yi 9, beni 10 numaralı odaya aldılar. Sorgucu bir gece önce sorulan soruların aynısı sorup duruyordu. Cephelerde ne yaptınız, kimlerle görüştünüz. Neler yazdınız v.s. iyi niyetli görünmeye çalışıyordu. Bir ara "Kusura bakma. Yorgunsun. Ama seni sorgulamak benim görevim" diye konuştu. Konuşma esnasında ben de ona sorular yöneltmeye çalışıyordum. Olur ya, sağ kalırsam yazabileceğim şeyler olur diye düşünüyordum. Saraybosnalıymış. Orada okumuş. Savaş öncesi orada polislik yapmış. Kısa cümlelerle bunları anlattıktamn sonra "Saraybosna'yı o kadar özledim ki" dedi.
Hava karardığında başka bir yere götürüldük. Burada geniş bir salona alındım. Odanın dip taraflarında plastik bir sandalyeye oturtuldum. "Sabaha kadar burada kıpırdamadan oturacaksın" diye emrettiler.Kaçma girişimim olursa kurşuna dizileceğimi söylendi. Bulunduğum salon çetniklerin cepheye gidip dönerken uğradıkları, silahlarını bıraktıkları veya aldıkları bir yerdi. Onların bu odaya giriş çıkışları sabaha kadar sürdü. Gecenin ileri saatlerinde odaya giren bir çetnik, eğer uykuya dalarsam, sandalyeden düşebileceğimi, bunun izinsiz hareket sayılacağını ve bu yüzden öldürülebileceğimi hatırlattı. O sırada odaya yine kısa boylu ve zayıf olan bir başkası girdi. Polis üniforması vardı. Adı Njegos'muş. "Çekilin kadının başından" diye bağırdı. Daha sonra salondaki kanapelerden birinde uyuyacağını ve kesinlikle tedirgin olmamam gerektiğini söyledi. Öyle de oldu. Sabaha karşı cephelerden dönen bir gurup çetnik, o gece cephelerdeki durum hakkında bağıra çağıra yorumlar yapıyorlardı. Bir arkadaşları ölmüş. Beyni dağılmış Bu nedenle geri çekmeye iğrenmişler. Bunları konuşup silahlarını odadaki dolaplara koyarak gittiler. Çok bitkin görünüyorlardı. Ardından odaya bir başka kişi daha girdi. Beni bulunduğum yerden , Ali'yi de tutulduğu hücreden alıp yine Pale'deki merkeze götürdü. Yine 10 numaralı odadayım. Kapı açıldı. Üzerime öfke yürüdü... Kanlı gözler... "Beşyüz yıl" diyordu. "Osmanlı" diyordu. Kırılacak parmaklarımdam, boynuma geçirilecek svileni gaytan'dan söz ediyordu. Şaşkındım. "Konuş" diye bağırına kadar gözlerinin içine baktım. Cani gözlü adam. Senden asla korkmuyorum... "Ben gazeteciyim" dedim. Sonra daha öncekilerinin benzeri cevaplarımı verdim. Gazeteci olduğumu, burada bir türk gazetesinin temsilcisi olduğu söyledim. Pilot üniforması içindeki vahşi odanın ahşap zemininde tepinip duruyor sık sık silahına vaye bıçağına davranıyor tepki göstermemi bekliyordu. Ama asla istedikleri olmayacaktı. Ben köklerime yaraşır şekilde yaşadım. Düşman elinde öleceksem de onurlu bir şekilde ölecektim. Sonra taktik değiştirdi. Sesi yumuşadı. Onların tv kanalına konuşup konuşmayacağımı sordu. "Olur "dedim. Sonra hiçbir şey demeden odadan çıktı. Bir daha da kendisini görmedim.
(İnşallah bundan sonra hücredeki ilk günü ve sonrasını anlatırım. )
Buna benzer bi yazı yazıcağınızı bekliodum ama bukadar güzel anlatıcağınızı beklemiodum.orda olanlar gözümün önüne geldi.Ben böle güzel anlatılan bi hikayeyi kitap okurken görmüştüm bide sizde gördüm.Bunun devamını getirirseniz çok memnun olurum.Seve sevede okurum ama siz en iiisi bi roman yazın harkulade güzel olcağından eminim.Harcanıosunuz walla Sırpları kötüliyeceğiniz için belki nobel alamazsınız ama bizim gönlümüzün nobelini alırsınız:)
Değerli Ukiç. Çok sağol. Bu yazdığım anılar zaten yazmakta olduğum kitaptan sizinle paylaştığım bazı bölümlerdir. Bu arada Nobel'le ilgili gülümseten yorumuna teşekkürler. Buna bağlı olarak, kendime sloganım ettiğim bir sözü aktarmak istiyorum. "Ben omuzlardaki değil, gönüllerdeki rütbelere çalıştım."Bu arada bana "abla" demekle, bana da sizlere canı gönülden "kardeşlerim "deme hakkını verdiğin için tekrar teşekkürler.
Munire Abla kitabiniz hakkindaki gelismeleri pur dikkat izliyoruz. Acaba bize ne zaman piyasaya cikacagi hakkinda bilgi verebilirmisiniz. Herhangi bir yayinevi ile anlasabildinizmi? Inanin buradaki bircok arkadas gibi bende sabirsizlikla bekliyorum.
Allah yar ve yardimciniz olsun. Yureginizden gecenleri kaleme dokme gucu kuvveti versin. Amin.
Değerli Ukiç. Çok sağol. Bu yazdığım anılar zaten yazmakta olduğum kitaptan sizinle paylaştığım bazı bölümlerdir. Bu arada Nobel'le ilgili gülümseten yorumuna teşekkürler. Buna bağlı olarak, kendime sloganım ettiğim bir sözü aktarmak istiyorum. "Ben omuzlardaki değil, gönüllerdeki rütbelere çalıştım."Bu arada bana "abla" demekle, bana da sizlere canı gönülden "kardeşlerim "deme hakkını verdiğin için tekrar teşekkürler.
Bence devam etmein böle kısa kısa yazmaa.İçeriğini bilipte bi kitabı okumak bi acayip gelir insana yani ben okuyamam sonra kitabınızı.En iyisi kitabınızı merak etmek beklemek sonra çıkıncada okumak.Öle daha sağlıklı sizin olur.szin yaşadıklarınızı daha rahat içimizde hissederiz(En azından benim için öle)Ama tabiki siz bilirsiniz.Bu arada Nobel neymiş gönüllerin öldülleirni sonra o ödül size hiçbişi ifade etmez herhalde:)
inşallah en yakın zamanda bitirmek istiyorum. Bu arada yayınevim yok. Allah kerim.
Bulursun abla onu o en kolayı sen bitirde
anlattığın şeyler insanın çok ilgiisini çeken şeyler senin anlatışın insanı sanki o zamanı yaşatırmış gibi böle özelliklerde bi yazarı çıkarmak her yayınevine nasip olmaz.ilk başvurduğun yayınevi olur herhalde fazla uğraşcağını sanmıorum
Öncelikle şunu belirmek istiyorum. Kaleme aldığım her satırı bire bir yaşadım. Ansiklopedilerden, tarih kitaplarından ya da kulaktan dolma bilgileri derleyip yazmadım. Yanlış anlaşılmasın. Bu tarz yazılan eserlerin, araştırmacıların değersiz olduğunu düşünmeyin. Bunlar da takdirlere layık uğraşlardır. Ben sadece kendi yazılarımın size ilginç gelmiş olmasının ihtimalleri üzerinde duruyorum. İşte böyle kardeşim. Yürek çarpıntılarıyla, korkularla, cesaretlerle, inançla, idealim dediğim her şeyi, her satırı bizzat yaşadım , bizzat dinledim, bizzat oraların tozuna toprağına bulandım.. ve yazdım, yazıyorum...
[Yazıyorum. Yazıyorum. Savaşın bittiği ilk aylarda esaretten sağ kurulanlar bir dernek kurmuştuk. Dernek yöneticilerimizle birlikte 1996 yılında savaş sonrası Bosna-Hersek'te düzenlenen (Bosna'yı Böldürtmeyiz!)adı altındaki ilk mitingi organize ettik. Saraybosna mareşal tito caddesi üzerindeki sönmeyen ateş'in yer aldığı binanın ikinci katındaki balkonundan halka seslendik. 10 kadar kişiye söz verildi. Konuşmacılar esaretten sağ kurtulanlardı. Ben de onların arasındaydım. Konuştuk. İsyan ettik. Mitingin sloganı "Affederiz ama Unutmayız!" idi. Konuşmamın sonlarında, "Bosna vardı, Bosna var olacak, Bosnanın halkı yaşananları asla unutmayacak!" dedim. O anda da ve yıllar sonra şu anda da benim vazgeçilmez sloganım " Ne Affederim! Ne de
Unuturum" şeklindedir.
[Yazıyorum. Yazıyorum. Savaşın bittiği ilk aylarda esaretten sağ kurulanlar bir dernek kurmuştuk. Dernek yöneticilerimizle birlikte 1996 yılında savaş sonrası Bosna-Hersek'te düzenlenen (Bosna'yı Böldürtmeyiz!)adı altındaki ilk mitingi organize ettik. Saraybosna mareşal tito caddesi üzerindeki sönmeyen ateş'in yer aldığı binanın ikinci katındaki balkonundan halka seslendik. 10 kadar kişiye söz verildi. Konuşmacılar esaretten sağ kurtulanlardı. Ben de onların arasındaydım. Konuştuk. İsyan ettik. Mitingin sloganı "Affederiz ama Unutmayız!" idi. Konuşmamın sonlarında, "Bosna vardı, Bosna var olacak, Bosnanın halkı yaşananları asla unutmayacak!" dedim. O anda da ve yıllar sonra şu anda da benim vazgeçilmez sloganım " Ne Affederim! Ne de
Unuturum" şeklindedir.
bu msj.'ımın altındada art niyet aranmaz umuduyla benim merak ettiğim.mitingin sloganı "Affederiz ama unutmayız!".savaşın bittiği ilk aylar acının en taze olduğu zaman.bence insanlar içlerinden "ne affederiz nede unututuruz"diyorlardı.peki bunu haykırmalarına mani olan BM gücümü. ve bu mitingi biraz daha anlatmanız mümkünmü katılım nasıl,etki nasıl.teşekkürler
Selam Tiger. İlgin için teşekkür ediyorum. Miting ile ilgili video kayıtlarım mevcut. İnşallah bir gün hep birlikte izleriz. Bu arada mitingin ana teması "Bosna'yı Böldürtmeyiz" şeklindeydi. Bu arada "Affederiz ama Unutmayız" alt başlığında herhangi baskıcı bir etki olduğunu sanmıyorum. Muhtemelen savaşın bıkkınlığı ile dünya kamuoyuna verilen bir mesajdı. Bu arada konuşmacıların tamamı söylenmesi gereken her şeyi cesurca söyledi. Ben konuşmaya başladığımda hemen yanıbaşımda olan zenci bir abd askeri konuşmamı kelimesi kelimesine kamerasıyla kaydetti. Abd'ye, avrupa'ya, ustaşalara, çetniklere yönelik öfkeli sözlerimi kaydetti... Bizlerin korku veya baskı gibi kaygılara ayıracak zamanlarımız ve yerimiz yoktu. Çünkü biz gerçekleri söylüyorduk. Mitinge katılım konusunda yüzbinler vardı diyemem. Biz avuç insandık. O günlerde başkentin nüfusu 300 binlere inmişti. Var olanlardan ayakta duracak haldekiler gelmişti. .Ön sıralarda Srebrenica'lı kadınlar yer almıştı. Hepsi göğüsleri üzerinde bir yastık tutuyorlardı. Yastıkların üzerlerine kaybettikleri yakınlarının isimlerini nakışlamışlardı... Onlar biz, biz onlardık. Hep bir ağızdan dünyaya seslenmiştik.
bijelo dugme
14-01-07, 00:29
inşallah en yakın zamanda bitirmek istiyorum. Bu arada yayınevim yok. Allah kerim.
İlk yazınızdan itibaren soğuk odada adeta o anı yaşar gibi yazılarınızı okuyorum. Siz yeni kitabınızı hazırlarken bizler eski kitabınızı da okumak isterdik.
Saraybosna - Karanlıkta Konuşmalar
Ali Koçak - Münire Acım
Sizin yazılarınızı okurken kitabı gördüm. Baskısının kalmadığını görünce de üzüldüm. Acaba bu kitaba ulaşmamız mümkün mü? Yardımcı olursanız sevinirim.
"Karanlıkta Konuşmalar'ın" ben de bir tek nüshası var. Fotokopi ile çoğaltılabilir. O, esareti içeren bir kitaptır. Takas edildikten hemen sonra beş günlüğüne Türkiye'ye gelmiş, alelacele arkadaşım Ali Koçak ile birlikte sadece yazmak istediklerim kadarını yazmış ve yeniden tek başıma Saraybosna'ya geri dönmüştüm. Şu anda yazmakta olduğum kitapta,o gün kısa özetlerle yazdığım esaretin detaylarına da yer veriyorum. İlgilendiğiniz, güzel taktirleriniz için teşekkür ediyorum.
inşallah en yakın zamanda bitirmek istiyorum. Bu arada yayınevim yok. Allah kerim.
benim yayın evim var. kitabınıza ilgi göstereceklerinden eminim. yardımcı olmayı çok isterim
saygılar
"Karanlıkta Konuşmalar'ın" ben de bir tek nüshası var. Fotokopi ile çoğaltılabilir. O, esareti içeren bir kitaptır. Takas edildikten hemen sonra beş günlüğüne Türkiye'ye gelmiş, alelacele arkadaşım Ali Koçak ile birlikte sadece yazmak istediklerim kadarını yazmış ve yeniden tek başıma Saraybosna'ya geri dönmüştüm. Şu anda yazmakta olduğum kitapta,o gün kısa özetlerle yazdığım esaretin detaylarına da yer veriyorum. İlgilendiğiniz, güzel taktirleriniz için teşekkür ediyorum.
Bir gün gazetesi
13/01/2007
Ölüm, yaşam paradoksu
ALİ KOÇAK
Ölüm tehdidi insanın yaşama olan bağlılığını tutkuya dönüştürüyor. Paradoksal belki, ama bazen ölümü göze alacak denli yaşamak tutku haline gelebiliyor.
İntihar saldırıları böyle açıklanabilir mi?
İç savaşın en yoğun olduğu günlerde gazeteci olarak bulunduğum Saraybosna'da bu olguya tanık oldum.
Yıl 1993. Kent Sırpların kuşatması altındaydı. Dış dünyayla ilişkisi tamamen kesilmişti. Dışarıyla tek ulaşım Birleşmiş Millet-ler'in (BM) kontrolü altındaki havaalanı altına açılan tünelden sağlanabiliyordu. Sivil halkın bu ulaşım yolunu kullanabilmesi de imkansız gibi bir durumdu.
Ancak yurtdışına görüşmelere gidecek olan Boşnak yetkililer kullanabiliyordu. Hatta tünelin içine Devlet Başkanı Alija İz-zetbegoviç için özel olarak raylı bir sistem üzerinde giden tek kişilik bir sandalye bile yapılmıştı. Kent halkı BM ve uluslararası sivil yardım örgütlerinin kente ulaştırabildiği, ulaştırabildiği diyorum çünkü bu da kenti kuşatma altında tutan Sırpların müsaadesine bağlıydı, temel ihtiyaç malzemesiyle yaşamını sürdürmeye çalışıyordu. Keskin nişancıların kurşunlarına hedef olmak, atılan havan mermisiyle ekmek sırasında onlarca kişinin hayatını kaybetmesi gibi olaylar günlük yaşamın sıradanlarıydı.
Tüm bu karmaşanın içinde çarpıcı olan, bir günlük ateşkes zamanlarında kent kadınlarının onca yokluğa karşın en güzel halleriyle sokaklarda dolaşmalarıydı.
Kumaşı yıpranmış elbiseleri ütülü, savaş öncesinden kalma az, az olduğu kadar değerli makyaj malzemeleriyle süslü tenleri insana şaşırtıcı geliyordu.
Onca yokluğun içinde kadının kendine özenini anlamak zordu.
Saraybosna'da kenti ve insanları tanımama yardımcı olan dünya güzeli Adelya'yı unutamam. O da o kadınlardan biriydi. Buluşmaya her gelişinde en özenli giysilerinin içinde en güzel halinde olurdu.
O'na sordum. Savaşın içinde bu nasıl bir duruştu.
"Direnç" diye karşılık verdi. "Biz buradayız. Yaşıyoruz -demek istiyoruz-" dedi. Ölüm kentin her köşesine sinmişti. Kentin mezarlıkları dolduğundan saldırılarda yaşamını yitirenler parklara, evlerin bahçelerine gömülüyordu.
Ölüm tehditten de öte yaşamın önüne geçmişti. Kent ölüyordu. Ancak her ölüme yaklaşan organizma gibi kentin yaşayan hücreleri direncini artırıyordu. Yaşama bağlılık tutkuya dönüşüyordu. Ve kentin sokaklarında kadınlar en şık giysileri ve en güzel halleriyle dolaşıyorlardı.
Kentin geleceğini müjdeliyorlardı.
Eğer bugün Saraybosna hala varsa, yaşanıyorsa ve ziyaret edilebiliyorsa bunda o kadınların, ölüme karşın yaşama tutkularının büyük payı vardır.
Halkın Gazetesi Birgün © 2006 Tüm Hakları Saklıdır.
14 YIL ÖNCE BUGÜN ÖLDÜRÜLMÜŞLERDİ
Bundan tam 14 yıl once, 15 ocak günü, Saraybosna İsovic sokağındaki 23 numaralı evin önüne düşen düşman bombası sonucu 7 sivil öldü, 19 sivil yaralandı. Belediye Başkan Yardımcısı Firdevs Brackoviç ile şehir meclisi başkanı Emin Şvrakiç Saraybosna şehri halkı adına masum insanların öldürüldüğü yere giderek fatiha okuyup, sokakta öldürülenler adına yapılan anıta çiçek bıraktılar.Bu arada ölenlerin yakınları, üst düzey yetkililer de ölenlerin anılması anında biraraya gelmişlerdi. Burada öldürülenlerin isimleri şöyle: Ahmet Ahmetspahiç,Jasmina Kajanija, Asim Laçeviç, Azra laçeviç, Senad Lagumdzija, Bajro Pinjo ve Jasna Saric….
Krusevlanin
16-01-07, 16:36
1994.. Savaş tüm hızıyla sürüyor. O gün orta bosna çalışmalarımı tamamlamış, Saraybosna'ya dönüş yoluna koyulmuştum. Dağ tepe dolaştıktan sonra Zenica şehri üzerinde Visoko'ya ulaştım. Burada Bosna-Hersek ordusunun lojistik merkezi vardı. Merkeze gittim. Merkez yetkilisi Haciya tarafından bir evlat gibi karşılandım. Meyve tozundan yapılmış meyve suyumu içtim. Ardından oradaki askerlerin yemek yediği yemekhaneye gittik. Nihayet sıcak bir şeyler yiyecektim. Çok açtım. Günlerce multivitamin haplarıyla beslenmek canıma tak etmişti. Ama şartlar buydu. Herkes aynı durumdaydı. Hiç ama hiç sızlanmıyordum. Yumurta tozundan omlet yapıldı... Üstelik patates püresi ble vardı. Kadın askerlerden Müyessera ile yanyana oturduk. Yemek boyunca bana kızı Ayşe'yi anlattı. Kızını savaştan kaçırmış, Malezya'ya göndermişti. Yemekten sonra toplu halde sohbet ettik. Konu savaştı. Konu o günlerde Visoko'ya atılan yüksek kalibreli çetnik füzeleriydi. Hava kararmaya başladığında yola çıkma hazırlığım başladı. Haciya bana özel bir kumaştan dikilmiş üniforma verdi. İnfraruj ışınlara etkili dedi. Üniformalar henüz ulaştırılmıştı. Çetnik snayperistlere hedef olmamdan korkuyor ve beni kamufle etmeye çalışıyordu. Giyindim. Bu arada dönemin ticaret bakanı Cemal Çabaravdiç'te bizimle birlikte gelecekti. Neyse..Saraybosna'ya doğru eski bir askeri ciple hareket ettik. Şoförün adı Ali'ydi. Ali'de tek gözünü şarapnel nedeniyle yitirmiş. Igman dağının virajlı toprak yollarında ilerlediğimiz sırada aşağılardan çetnik saldırısı başladı. On iki atışlı havanlarla ateş ediyorlardı. Şoförün yanında oturuyordum. Daracık yolda camdan dışarı çıkardığım elimle dağın yüzeyine dokunabiliyordum. Öte yan ise , derin boşluklardı. Bir an korktum. Hemen korkudan sıyrılmak için çok sık yaptığım gibi işi şamataya vurdum. Şarkı söylemeye başladım. Tek gözü olan şoför Ali'ye bakarak " A moj Alo, crne oci, ti ne hodaj sam po noci" şarkısını söylüyordum. Şarkım bitti . Bu kez Aliya başladı. "Hej Munira, hej Munira gdje ti je Muharrem, gdje ti je Muharrem" ... Cemal bey bizi alkışladı. Çok karanlıktı. Far yakmak gibi bir lüksümüz de yoktu. Sigara dahi içmek tehlikeliydi. Çok ağır hareket ediyor ve zifiri karanlıkta tekerleğin yan taraftaki boşluğa düşmemesi için dua ediyordum. Tam o anda... Koca bir öbek ateş böceği ortaya çıktı. İnanılmaz bir şeydi. O günden bu yana bir daha ateş böceği görmedim. Ne müthiş, ne inanılmazdı. Önümüzü görmemize yetecek kadar ışık saçıyorlardı. Tünel girişine kadar bize eşlik edip sonra yok oldular. Tünelin girişinde Aliya ile vedalaştım. O,aynı yoldan merkeze geri dönmek zorundaydı. Tünele girerken, arkamdan biri dokundu. Döndüm baktım. Bir asker. Gülümsüyor. Arkadaşlarıyla birlikte Bjelasnica cephelerinden dönüyorlarmış. Kucağında bir demet dağ çiçeği vardı. "Kardeşim" dedi. "Naşa Munira" dedi...Uzattı. Aldım. Bakıştık. Gözlerimizle sözleştik. Biz Bosna-Hersek için buradaydık. Ülkeyi kana bulayanlardan hesap soracaktık. Ben kalemimle, onlar silahlarıyla. Ve hep birlikte yüreklerimizle....
YANİ BENİM ANLADIĞIM KADARIYLA SİZLER ASLINDA BİRER GÜLDÜNÜZ VE EĞER DEYİM YERİNDE İSE O GÜLLERİN ADINI BEN DİRENÇ ÇİÇEĞİ OLARAK NİTELENDİRMEK İSTİYORUM SAYGILAR
Krusevlanin
16-01-07, 23:37
Krusevljanin, yorumlarınız beni onurlandırıyor.Güçlendiriyor. Acılar da, seviçler de sizin gibi güzel insanlarla paylaşılınca değerini buluyor. Ben... Yazdıklarımı okuyanların Bosna'yı yüreğinde hissedenler olduğuna inanıyorum.
Münire Ablanızdan sevgi-saygı
hvala ama asıl sevgi ve saygı göstermesi gereken bizleriz
ve sana burdan binlerce kez teşekkür ederim yazılarını düzenli olarak takip etmekteyim umarım sonu gelmeyecek şekilde forumda yazmaya ve paylaşım yapmaya devam edersiniz saygılarımla İMRAN
ifadeler de ağlayan surat aradım bulamadım. o yüzden yazdım.
darmaduman olduğumu bildirmek istiyorum. bunu yaşayan ve yazdıran an için hem kahrolup hem gizliden seviniyorum. her güzel şeyin doğumu, gebeliğinde ki hüzünde saklı sanırım.
:(
Bu şiir benim kalemimden çıkmadı. Çok sevdiğim bu şiirin adı (Nizamski Rastanak- veya Şehidski Rastanak) olarak belirtiliyor. Savaşta ve sonrasında şarkı olarak çok söylendi. Söz yazarının kim olduğunu bilmiyorum. Kaynaklardan edinebildiğim kadarıyla Osmanlı dönemine dayanıyor. Nizam-ı Cedid orduları adına yazılmış sözler olduğu belirtiliyor. İnşallah Türkçe'mize çevrilip burada da seslendirilir.
KANIMI İÇİYORDU 22.10.1993
Bu konuyla ilgili konuşanlar Dretely esir kampında bulunup ilk etapda serbest bırakılanlardı. Yine dretely esir kampında Gaçko’ lu bir esiri kesen (ustaşalar’ın-radikal Hırvat) onun kanın içtiğini görmüşlerdi. Bu günlerde ikinci kez esir takası yapılmıştı. Boğazı kesilerek kanı içilen Gaçkolu esirde serbest bırakılmıştı. Kendisi takas sonrası Jablanica'ya henüz ulaşan 350 esirin arasındaydı. . İşkenceden kurtulan esirler yerleştirildikleri Jablanica okulunun koridorlarında yalpalayarak dolanıyorlardı.. Kanı içilen Gaçkolu ,72 günlük esareti sırasında 25 kilo zayıflamış olmasına rağmen iyi görünüyordu. Üzerindeki kot pantolonunda halen kendi kanının izleri vardı. Boynunda beyaz ince ve kabuk tutmaya başlayan kesilme izi vardı. İki dişi yoktu. Esir kampında kırmışlardı. İsmi Süleyman Çavuşeviç’di “yaşadıklarım arasında güçlükle dayanabildiğim tek şey yediğim dayaklardı. En cok böbreklerim ağrıyor. Çünkü hep böbreklerimi tekmeleridiler” diyerek yaşadıklarını anlatmaya başlayan Süleyman Çavuşeviç söyle devam etti.
Olay bu yılın Temmuz ayında başladı. Gece yarısını geçen bir saate esir tutulduğum odaya Ustaşa Drajeko Mikuliç girdi ve “o sakallı Gaçkolu nerede” dedi. Sustum. Doğrusunu söylemek gerekirse korkmuştum. Ancak biri Gaçkolu olduğumu ihbar etmişti. Gaçko taburu askerlerinin sırplara verdirdikleri büyü kayıplar nedeniyle,esir kampında bulunan Gaçkolular en büyük zulümlere maruz kalıyorlardı. Bende bu tabudandım bu arada Drajemko beni aramaya başladı. Ben ise suskunluğumu sürdürüyordum. Herkesi sıraya dizdi. Artık şansım kalmamıştı. Sıraya girdim. Beni boynumdan tutarak çekip dışarıya fırlattı. Orada 4 Ustaşa vardı. Barakaların arasında aydınlatılmış bir yere götürüp işkenceye başladılar. En çok dayağı atan ve işkence eden Drajenko’ydu .Ayakları ile boynuma en çokta sırtıma vurdular. Ağzımdan burnumdan kan boşanmaya başladı. 3 -4 kez kendimden geçtim. Hemen beni çeşme altına sokarak ayıltıyor akabinde yeniden dövüyorlardı. Bu sırada Drejenko’nun diğer üç kişiden bıcak istediğini duydum. Beni kesecekmiş. Bıçakları yoktu. Pencere camını kırıp aldığı bir cam parcasıyla beni kesmeye başladı. İşte… Buradan kan akmaya başladı. Drajenko ağzını boynuma yanaştırdı ve kanımı içmeye başladı arada bir mola verip “Baliya kanını çok seviyorum” deyip yeniden içiyordu (baliya Müslümanlar için kullandıkları aşağılayıcı bir kelimedir.) kanımı içmeyi tamamladıktan sonra bir sigara yaktı. Kanlanan sigarayı ağzıma soktu bunu yemek zorundasın dedi. Bende yanık haldeki sigarayı yedim. Şansıma ağzımın içi kan doluydu.Bu nedenle ağzıma sokuşturdukları yanar haldeki sigara, kanımla ıslanarak hemen söndü. Beni barakaya ne zaman geri getirdiklerini bilmiyorum. Hatırladığım buradaki diğer esirlerin,kanımı durdurmaya çalışıp başıma tamponlar koymalarıydı. Doktor yardımı talebinde bulunmadım. Çünkü korkuyordum ancak aradan 10 gün geçip böbreklerimin ağrısı dayanılmaz hal aldığında doktora cıktım Drajenko doktor kapısının girişinde duruyordun . “ sen o kestiğim adam mısın” diye sordu.”evet” dedim. “ağrıyormu” dedi. “biraz” diye cevap verdim. “o zaman ne diye buradasın. Kaybol. Yoksa seni yine keserim.” Diye bağırınca gerisin geri tutulduğum barakaya koyuldum.
Gömleğim kandan görünmüyordu. Biraz temizlemeyi başardım. Pantolonumu yıkamama izin vermediler. Oysa yıkamak istiyordum. Çünkü üzerimde kan izlerini gördükçe yaşadıklarımı hatırlıyordum. Şu an bile korkuyorum. Sanki olanlar yine tekrarlanacakmış gibi. Beni yeniden tutuklamalarından çok korkuyorum. Bazı kişileri daha kestiler. Lyubinya ve Tiyentişte’den birilerinin kesildiğini biliyorum. Bu arada eşim Sevda ile oğullarım Yasmin ve Asım hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Artık onları arayacağım. Bu arada pantolonumda yıkayacağım. Bu pantolon sürekli o şeyi hatırlatıyor.”
Bundan birkaç gün önce Saraybosna’da Süleyman Çavuşeviç’e rastladık. Ailesini bulmuş üzerinde başka bir pantolon vardı. Boynunda ve ruhunda açılan yara ise ömür boyu yerinde kalacak.
bu yaşananlar insana o kadar ütopik geliyor ki; "mümkün değil" diyenlerin sayısı hiç de az olmasa gerek... çünkü bu yapılanları ne mantık kaldırabilir ne de vicdan.
ancak ne yazık ki, ne acıdır ki, ne dehşet vericidir ki bunların hepsi 20. yüzyılın sonlarında, medeniyetin beşiğinde(!), tüm dünyanın gözleri önünde yaşandı...
Krusevljanin, yorumlarınız beni onurlandırıyor.Güçlendiriyor. Acılar da, seviçler de sizin gibi güzel insanlarla paylaşılınca değerini buluyor. Ben... Yazdıklarımı okuyanların Bosna'yı yüreğinde hissedenler olduğuna inanıyorum.
Münire Ablanızdan sevgi-saygı
Merhaba Münire abla,
Ben Belçikadan Taner,yanilmiyorsam siz Münire C. siniz,hatta dedeleriniz Srebrenica dandi galiba?Kusura bakmayin abla,dü$ündügüm ki$i olmasaniz bile sizin aramizdaki yeriniz bamba$kadir,ya$adiklarinizi,ibret dolu bu gerçekleri yazdiginiz için size ben ve burdaki neredeyse tüm arkada$larim minnetariz!
Bu ya$ananlari birer roman okur gibi okumamaliyiz arkada$lar,dersler çikarmalayiz,bizleri hiç bir zaman dost olarak görmediler,dostu birakin 1000yillik dü$manlari hirvatlardan bile daha dü$man bildiler, bunlari lütfen unutmamaliyiz.Ellerine bir firsat daha geçse yine aynisini yaparlar,yine yaparlar!
Ben internete ender girebiliyorum abla,olurda yazina geç cevap verirsem kusuruma bakma.Allah kolaylik versin sana,saygilar.
Bugün çok sevdiğim bir dostumla,Saraybosna Markale - Pazar yeri katliamından söz ettik. 1995 yılını andık. Sonra o gün yazdığım notlarımı araştırdım. Her anını içimde hissettiğim o günü sizinle paylaşmak istedim.
KATLETTİLER
Şehir aralıklı olarak bombalanıyor. Haber gündemlerinin başlıkları hep aynı… Şu kadar ölü, şu kadar yaralı. Bu sabah korkunç bir patlama oldu. Tarih: Yirmisekiz ağustos.1995 . Patlama sesi Markale Pazar yerinden geldi. Çok yakındım oraya. Koştum. Baktım. İnanmak istemedim. “41 ölü. 90 yaralı var” dediler. Baktım. Fotoğraflar çekemedim. Kan göllerine basamadım. Pazar tezgahlarının üzerlerinde insan bedenlerinden kopmuş parçalar vardı. Topluyoruz. Herkes bir yerden bir parça topluyor. Kocaman bir kamyon geldi. İnsanlar sağa sola koşturuyor. Hem ağlıyor, hem inliyor. Askerler, siviller, BM askerleri herkes burada. İnsan bedenleri Pazar tezgahlarında. Bedavaya yitirilen hayatlar. Kamyon ölü, yaralı bedenlerle dolduruluyor. Soluklar kesilmesin. Ne olur ölünmesin. Bir genç kız bu. Kan gölünde yatıyor. Boylu boyunca uzanıvermiş. Gençliğinin pembesi, mavisi kızıl kanlara bulanmış. Upuzun saçları bir zamanlar sarıymış. Boydan boya kana bulanmış olan saçının uçlarında birkaç tel sarı saçtan anladım. Yüzükoyun yatıyor. Beyaz güvercine benzeyen elleri yana açılmış. Biri geldi. Birlikte kaldırdık Saraybosna’lı genç kızı. Başının altından, omuzlarına yakın yerden tuttum. Yardıma koşan adamla birlikte yerden kaldırdık. Kamyona götüreceğiz. Belki hala hayattadır. Yüzünü görmek istiyorum. Gözlerini görmek istiyorum. Saraybosna’lı genç kız... Parçalanan kafatasından beyni akıyor. Pantolonlarıma dökülüyor. Ölme canım. Ölme. Ben senin resmini nasıl çekebilirim. Ben bu fotoğrafı nasıl gazeteme gönderebilirim. Ben sizde öldüm. Öldüm ya öldüm…
dfPYvKbzPb4
28-8-1995
SARAJEVO PAZAR YERİ KATLİAMI
ßy_Cuceviç
14-02-07, 18:04
Sayın Ramço. Övgülerinize çok teşekkür ederim. Her zaman layık olmaya gayret ediyorum. Ben de bu sitede yer almaktan çok mutluyum. Ancak acemiliklerim var. Bazen farklı sayfalara yazıyorum. Bu arada deneyimlerimi sizlerle paylaşmak faydalı olacaksa bundan onur duyarım. Bu arada ikinci kitabımı da yazmakla meşgulüm ve inanın bu siteyi gördüğümden beri sık sık kitabıma ara veriri oldum.. Çünkü artık koskocaman bir ailem oldu duygusuna kapıldım. Bu ailenin sıcaklığını siz ve bazı arkadaşlarınız gibi hissettirenlerin varlığına teşekkürler...
ablacım benim çok ama çok tşk ederim gerçekten seni tanıdığıma çok ama çok sevindim ablacım sana herzaman ihtiyacımız var ablacım
İkiyüzlü dünya. Silah ambargosu uygulayarak 3,5 yıl boyunca ölümlerini izlediği boşnaklara, Bosnalı Müslümanlara bir darbe daha vurdu. Adalet ambargosu. Çifte ambargo. Lanetliyorum. Protesto ediyorum. Acılı insanlara bir teselliyi bile çok gören batılı zihniyete lanet olsun diyorum. Ama biz unutmayacağız. Agoviç'in dediği gibi "Unutmaya Hakkımız" yok. Böyle bir lüksümüz yoktur ve asla olamaz.
Sevgili Munira,
o kareleri izledikçe kahroluyorum.Orada olsaydım,ben de direnir,katillere karşı savaşırdım.Ama elimizden hiçbir şey gelmedi.Sadece dua ettik ve ağladık.Katillere,canilere lanet okuduk.Dini başka diye aynı soydan gelen insanlara bu vahşeti yaşatanlara yazıklar olsun.
Lahey adaleti sadece hristiyanlara dağıtıyor.Bir müslümanla bir hristiyan Lahey de asla eşit değildir.
Biz müslümanlar canilerin ölümden sonra cezalarının veri,leceğini biliyoruz ama gönül yine de yaşarken de biraz cezalandırılmalarını istiyor.
şimdi Radovan kasabını bulmuşlar,zaten yerini bildikleri adamı nasıl bulabiliyorlar.Akılları sıra sus payı verip,kandıracaklar.
ACILAR KÜLLENİR AMA UNUTULMAZ
Srebrenica soykırımının yıldönümü olan 11 temmuz günü, toplu mezarlardan çıkarılan ve kimliği tesbit edilen 436 kişinin Potoçari'de cenaze töreni yapılacak ve toprağa verilecekler.
Allah kısmet ederse orda olucam
Saraybosna:1993
Stari Grad. Kış. Bistrik taraflarındayım. Mısırlı BM askerlrinin karargahının tam karşısındaki bir tünelin içinde bekleşen kalabalığın arasındayım. Oradan karşıya koşup ellerimizdeki su bidonların dolduracağımız çeşmaya kadar koşmamız gerekiyor. Ama şu vahşiler buradan burnumuzu uzatmamıza izin vermiyor... Trebeviç tepesinden ellerinde bulunan bin türlü silahla saldırıyorlar. Kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan kalabalıktan ise çıt çımıyor. Ateş seslerinin biraz olsun azalmasını bekliyoruz. Arada, havan mermilerinin kalibresi hakkında yorumlar yapıyoruz. O sıra en çok 60'lık attılar. 120'likler daha uzağa atıldı. Vızıldayarak uçan mermilerin ilki geçtiğinder çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü hemen ardından atılacak olan ikinci havan mermisi mutlaka hedefe isabet ediyor. Bu arada şehirde sirenler de susmak bilmiyor... Bir saate yakın bekleştik. Su ihtiyacının mutlaka karşılanması gerekiyordu. Ama suya giden yolu iyi bilen çetnikler, bu yolculuğumuza izin vermemekte kararlıydılar. Onlar bizi öldürmeye, biz ise su bulmaya kararlıydık. Sonunda ikişer üçer kişi onların hedefinden kaçıştık. Hemen ardımda mavi patenleriyle gelen bir kız çocuğu vardı. On iki on üç yaşlarındaydı. Koşuşmamıza sık sık ara vermek durumunda kalıyorduk. Duvar diplerine sığınıyor veya yere yatıyor, kalkıyor yine koşuyorduk. Bir sokağın içinde bulunan çeşmeye varmamıza az kalmıştı. Ardımda korkunç bir patlama oldu. yere yattık. Gümbürtü nedeniyle bir süre kulaklarda işitme hissi kayboluyor. Üzerine yattığım toprak dahi titriyor. Üstelik buz gibi... Bomba çok yakınımıza düştü. Kıpırdamaya cesaret edemiyorduk.Su bidonlarımız sağa sola dağılmıştı. Sonra acı feryatları duydum. Duman dağılmaya başlamıştı. Yoğun bir sisin dağılışı gibi dağılan sislerin arasında gözüme ilk ilişen mavi paten oldu. O tarafa doğru koştum. Pateni elime aldım. Kanlar içindeydi. Küçük kızın ayakbileğinden sonrası patenin içindeydi. patenli kızın bedeni ileride cansız yatıyor. Pateni bağrıma bastım. Başımı göğe çevirdim. Haykırdım. Bir şeyler dedim. Sonra inleyerek yere çöktüm. Birileri beni kaldırmaya bağrıma bastığım,içinde küçük kızın ayağının olduğu pateni almaya çalışıyor.... Mavi patenli kızım benim. Sizler evlatlarımızsınız. Ciğer parelerimizsiniz. Acılarınız dinmedikçe acılı olacağım...
ben bu siteyi daha yeni keşfettim birkaç saattir yazılarınızı okuyorum ve inanın o kadar kötü oldum ki anlatamam.benim anne tarafım bosnada.savaşta kuzenimin eşi şehit oldu dayımın evinde bomba patladı savaş zamanı dedemi kaybettik sıkıntıdan üzüntüden kalp krizi geçirdi.umarım boşnaklara yapılan herşeyin acısını allah bir bir hepsinden daha beter acılar yaşatarak çıkarır.kitap yazıyormuşsunuz çıktığında bilgi verirseniz çok sevinirim sizden öğreneceğimiz çok şey var ve izin verirseniz bende size abla demek isterim yazılarınızın hepsini okuyacağım kendinize çok iyi bakın ablacım
Cazin
Yaşadığın acılar hepimizin acısıdır. Biz burada bir aileyiz. Acını paylaşıyoruz.
Bosnada Savaş Yüreğimde Kan gülleri isimli kitabım çıktı.
Gazetecinin günlüğünden:(lütfen bunları unutmayalım!)
Münire Hanım'ın Savaş anılarını yazdığı
Bu güzel bölümü okumayanlar çok şeyler kaçırmıştır.
Tavsiye ederim.
http://img209.imageshack.us/img209/9180/brckomays1992uj7.jpg[/IMG]
moda_polska
11-09-07, 23:45
ilk resime baktigimda, acaba ben o an da neler dusunurdum diye gecirdim aklimdan...
Srebrenicalı anneler. Her ayın 11 inde yollara dökülüp yakınlarını aramaktan vazgeçmiyorlar. Acıları hiç dinmeyecek.
Artık sevdiklerine değil, sadece onların isimlerinin yazılı olduğu kağıtlara sarılabiliyor.
Arıyor. Kemiklerini arıyor.
Bjelina camisinde şov yapan çetnikler.
Yaz demeden, kış demeden her ayın 11.günü yolara dökülüp çetniklerin kurbanı olan kayıp yakınlarını arıyorlar. Dünya sadece izliyor. Savaş suçluları ise özgürlüğün tadını çıkarıyor.
Üstteki başlık altında Gazeteci yazar,
Münire Çoşkun,bizlere bosna savaşını anlattı.
Bizleri bilemdiğimiz konularda aydınlattı.
Münire hanım artık yok.
Lütfen Münire hanımın günlüğünden yazdıklarını
Unutmayalım.Yeni üye olan arkadaşlar bu konuyu lütfen okuyunuz.
Farkındamısınız!!
Münire hanım artık yok.
muzo abı neden yok munıre abla??
sandzaknovipazar
28-10-07, 15:24
Gercekten Munire Hanım nerde??
Üstteki başlık altında Gazeteci yazar,
Münire Çoşkun,bizlere bosna savaşını anlattı.
Bizleri bilemdiğimiz konularda aydınlattı.
Münire hanım artık yok.
Lütfen Münire hanımın günlüğünden yazdıklarını
Unutmayalım.Yeni üye olan arkadaşlar bu konuyu lütfen okuyunuz.
Farkındamısınız!!
Münire hanım artık yok.
Sevgili Jaska Münire Hanım'ı küstürdüler.
Sevgili Jaska Münire Hanım'ı küstürdüler.
kım küstürdü ? neden ama ?? o kolay kolay kusmezkı ? banane bunun faturasını neden onun yazılarını okumak ısteyen bızler ödeyelimki ?...
Saraybosna’nın Vogoşça belediyesinde bulunan “Sonya” esir kampında bulunanlar, 1993 yılında BM Generali Lewis Mc Kenzie’nin oradaki genç kızlara tecavüz ettiğini duyurmuşlardır. Konuyla ilgili birleşmiş milletlere ve Kanda hükümetine yapılan suç duyuruları cevapsız kalmıştır. Çünkü BM ve Kanada Mc Kenzie’nin yargılanmasından yana değildi.
Ancak Mc Kenzie görev süresinin tamamlanmasından çok once Bosna-Hersek’ten geriye alındı. Bununla ilgili hiçbir açıklama getirilmedi.
http://www.bhdani.com/arhiva/219/t21902.shtml
Dünyadaki hiçbir ülkenin, barışın değerini savaşta fark etmemesini diliyorum.
bahaddingeylani
24-04-09, 00:02
benim merak ettiğim birşey var bosna savaşı olurken tıpkı çanakkaledeki gibi menkibeler yaşandı mı bunu çok merak ediyorum...
vBulletin v4.0.0, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.