Orijinalini görmek için tıklayınız : Bosnak Kimliginin Olusum Ewrelerİ....??
SANCAKLI BOŞNAK KİMLİĞİNİN OLUŞUM VE EVRELERİ
Sancaklı Boşnakların Bosnalı Boşnaklarla çok uzun yıllardır süregelen kader birliği onların kimliklerinin gelişiminde de benzer sonuçlar doğurmuştur. İlk olarak Bogomil inancı Boşnakları Hırvat, Sırp ve Macar komşularından ayırırken sonrasında Osmanlı dönemindeki İslamlaşma süreci ile bu kez daha keskin bir ayırım meydana gelmiştir.
Osmanlı dönemi sonrası ulusçuluk dalgalarının tüm Balkanlar’ı sardığı ve etnik nefretin fiili saldırılara dönüştüğü dönemde Sancaklıların kimlik oluşumları son halini almaya başladı. Bununla birlikte Sancaklıların kimlik oluşumlarının tamamladığını söylemek doğru değildir. Çünkü dinlerin, ırkların birbirine iyice karıştığı bu Balkan coğrafyası değişim ve gelişimini devam ettirmektedir.
KİMLİK SORUNUNUN ÇOK YÖNLÜ ALTYAPISI
“...Düşmanlarımız sadece tek bir ırk tanıyorlar: kendi ırkları, tek bir din tanıyorlar: kendi dinleri, tek bir siyasi parti tanıyorlar: kendi partileri. Kendilerinden olmayan ne varsa onlar açısından yok edilmeye mahkumdur...”
Aliya İzzetbegoviç
1. Sancak'ta İnsan Haklari İhlalleri
Savaşlar dünya tarihindeki büyük değişikliklerin çıkış noktasını oluşturmaktadır. Habil ile Kabil’den beri insanlar dünyaya namluların ucundan bakıyor. “Tarih, insanların bahtsızlığının bilimidir” diye yazılmıştır. İnsanlığın 7.000 yıllık bilinen tarihine baktığımızda, insanoğlu her yüz yılın 87’sini savaş, 13’ünü barış içinde geçirmiştir. Üstelik savaşın etkinliği, yaygınlığı ve yıkıcılığı, medeniyet geliştikçe azalacağı yerde artmaktadır. Savaşlar, baskıcı rejimler, ötekini yok sayma eğilimi yoğun bir şekilde insan hakları ihlallerini ortaya çıkarmıştır. İnsanlığın içinde yaşadığı bugünkü uluslar arası düzen, müreffeh bir yaşam yerine, geçmişe göre daha çok toplu katliamların, sürgünlerin, akıl-mantık sınırlarını aşan insan hakları ihlallerinin, tahammül edilemez insanlık suçlarının işlendiği bir dünya sunmuştur.
“İnsan Hakları”, kelime anlamı olarak, insanın, sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu haklar demektir. Günümüzde, bir bütün halinde toplumsal yaşamı düzenleyen siyasal rejimlerin ve hukuki düzenlerin meşruluk kaynağı olarak algılanan insan hakları, temelde, insanlığın tarihsel süreç içerisinde meydana getirmiş olduğu kültürel değerlerin bir birikimini yansıtır. İnsanlığın “insan hakları” için verdiği mücadelenin tarihi çok eskilere dayanmakla beraber, terim olarak, “İnsan Hakları”nın kullanılması oldukça yenidir; “İnsan Hakları” ifadesi II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlık kazanmıştır.
1948 yılında Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Kurulu, Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’ni kabul etmiştir. Ayrıca, 1950 yılında Avrupa Konseyi de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni onaylamıştır. Bu itibarla, insan haklarının mutlak ve evrensel bir nitelik kazanmasının ve bir insan hakları standardının oluşmasının, milyonlarca masumun öldüğü II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan uluslar arası sistemin ürünü olduğunu belirtmek mümkündür. 10.12.1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi şöyle demektedir:
“İnsanlık ailesinin tüm üyelerinde bulunan saygınlığın ve bunların eşit ve vazgeçilmez haklarının tanınmasının özgürlüğün, adaletin ve dünya barışının temeli olduğu,
İnsan haklarının tanınmamasının ve hor görülmesinin, insanlık vicdanını isyan ettirici vahşiliklere neden olduğu, dehşetten ve yoksulluktan kurtulmuş insanların, söz ve inanç özgürlüklerine sahip olacakları bir dünyanın kurulmasının, insanoğlunun en yüksek amacı olarak, açıklanmış bulunduğu,
İnsanın istibdat ve baskıya karşı, son çare olarak ayaklanmak zorunda kalmaması için, insan haklarının bir hukuk düzeni ile korunmasının zorunlu olduğu,
Uluslar arasında dostça ilişkilerin geliştirilmesini özendirmenin önem taşıdığı...”
İnsan hakları karşısında takınılan tavır, bir devlet düzeninin anlaşılmasında ya da bir rejimin değerlendirilmesinde, belirleyici rol oynar. İnsan haklarına gösterilen saygı, rejimlerin meşruluğunun temel ölçütlerinden biridir. İnsan haklarına saygı göstermeyen bir rejim, insanın değerini, dolayısıyla kişinin insan olma özelliğini hiçe saymış demektir. Bunun toplumun genel çıkarları ya da bir başka şey için yapılması, o rejime ahlaki meşruluk sağlamaz. İnsan olmaktan kaynaklanan haklar, yeryüzünün hangi bölgesinde yaşarsa yaşasın herkes için aynı olmalıdır.
Devletlerin insan hakları konusundaki asıl sorunu uygulama ve anlayış sorunudur. Baskıcı ve totaliter rejimler dahi insani yönü yüksek kişilerin yönetiminde -belirli ölçüde de olsa- insan haklarına saygılı davranabilirken, demokratik rejimler liyakatsiz insanların yönetimine girdiğinde insan hakları rahatlıkla çiğnenebilmektedir. Bu anlamda yönetimin demokratik olması insan hakları ile ilgili sorunları ortadan kaldırmamaktadır. Bu yönü itibariyle insan hakları daha çok söylem, yasa ya da teori sorunu değil, uygulama ve anlayış sorunudur.
KİMLİK BİLİNCİNİ PEKİŞTİREN UNSURLAR
Sancak Müslümanlarının kimlik oluşumlarına geçmeden kavramsal olarak kimlikten bahsetmek yerinde olacaktır.
Psikolojide kimliği nitelemede en sık kullanılan kavram benlik (self) kavramıdır. Benlik, bireyin kendisinin saydığı ve bir değer atfettiği özellikler bütünü olarak kim olduğunu tanımlama biçimini ifade etmektedir. Kendilerini milliyet, sınıf, cinsiyet, meslek ve din benzeri bir kategoriye dahil edenler ya da bunu paylaşan ve hissedenler aynı sosyal kategori ile belirlenmiş sosyal grubun üyesidirler.
Sosyoloji disiplini kimliği incelerken toplumsal bütünlüğü oluşturması açısından sosyalizasyon ve uyum davranışlarının oluşumlarını psikoloji, sosyal psikoloji ve sosyal antropoloji ile birlikte ortaya koymaya çalışır. Fakat amaç, toplumlar arası çatışmalar ve farklılaşmalar içinde bir toplumun kimliğini ortaya çıkarmak ise o zaman sosyolojinin yardımcısı tarih, siyaset, iktisat ve ilahiyat gibi ilim dalları olacaktır. Bu ilim dallarının yardımıyla ortaya konmak istenen sosyal kimlik, sosyal kategorizasyonları (milliyet, din, dil, ırk, ideoloji vs.) farklı olan toplumların karşılıklı ilişkiler içinde farklılıklarını ortaya koyma talebi olmasının yanı sıra, sosyal kategorizasyonları benzeşen toplumların da birlikte hareket edip bütünleşme taleplerini ifade etmektedir.
Hegel’e göre insani bilinç ve kimlik, bir başkasının kendisini tanıması isteğinden doğar. Bu ilkel aşamada, her iki bilinç de kendilerine ait ayrı ayrı kendiler (self) için özel tanınma talep ederler. Tarih boyunca karşıt şeyler arasında yaşanmış bu tanınma savaşı ırk, din, sınıf veya ideoloji temel alınarak belirlenmiş kimliklerdeki farklılıklardan doğabilir. Paradoksal bir şekilde ‘diğer’, ‘öteki’nden haberdar olmak için gereklidir. Fakat, bağımsız ve değiştirici bir gerçeklik olarak kendi bilinç ve otonomisini ileri sürebilmek için gerekli tanınma sürecinde ‘kendi’, ‘öteki’yi yenmeli ve tasfiye etmelidir.
A. Smith’e göre, dini topluluklar, etnik kimliklerle de çoğu zaman yakından ilgilidir. Dünya dinleri, etnik sınırları aşmaya ve kaldırmaya çalışırken, belli etnik gruplar en dindar cemaatler haline gelirler. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde bu dini ve etnik çifte kimlik dairesi, özdeş olmasa bile birbirine son derece yakın durmuşlardır. Balkanlar’daki milli oluşumlar da bu çerçevede değerlendirilebilir. Balkan halklarından Slavlar, Yunanlar ve Bulgarlar milli kimliklerini ortaya koymada ilk hareket olarak bağımsız kilise örgütlenmesi yoluna gitmişlerdir. Hatta Slavlar’ın kendi iç bölünmeleri de aynı şekilde gerçekleşmiştir. Slav olan Sırplar, Sırp Ortodoks Kilisesi önderliğinde; Hırvatlar ise Hırvat Katolik Kilisesi önderliğinde milli kimlik bilinçlerine erişmişlerdir.
Sırp, Hırvat, Karadağlı Kimliklerine Karşı Sancak’ta İç İçe Geçen Kimlikler: Müslüman Boşnak Kimliği
İstanbul’a geldiğimde insanlar bana “Sen kimsin?” diye sordular. Ben Türküm “Turçin” dedim. Bu imkansız anlamında kafalarını iki yana salladılar. “Hayır sen bir Arnavutsun” dediler. Bundan dolayı bir Arnavut olarak İşkodra’ya gittim. Orada ise Boşnak olduğumu söylediler. Bu nedenle bir Bosnalı olarak Saraybosna’ya gittim. Çevremdekiler nerelisin diye sordular. Boşnak olduğumu söyleyince benim çıldırmış olduğumu düşündüler ve bana Müslüman Karadağlı (Montenegrin) olduğumu söylediler. Sonra Podgoritsa’da bir adam bana Türkten başka bir şey olmadığımı söyledi. Fakat bir insanın bunu anlaması imkansız. Ben kimim ve ben neyim? Hiçkimse.
Zuvdija Haciç
Boşnakların bilinen en eski tarihi, Hint-Avrupa menşeli İlliryalılarla başlar. Bölge Romalılar tarafından ele geçirilince, Panoonia eyaletinin İlirikum bölümüne bağlanır. Yerel sosyal bilimciler, Sancak’ın Boşnak nüfusunun İlirya kökenlerine dikkat çekmektedirler. Güneydekilerin İlirya bağlantılı bir dil olan Arnavutça’yı geliştirirken yerel nüfusun bin yıldan fazla bir süre önce bir Slav lehçesini benimsedikleri ifade edilmektedir. Yeni Pazarlı sosyolog Aida Coroviç Sancaklı Boşnaklarla Kosovalı Arnavutları karşılaştırarak, “Biz hepimiz İlliryalıyız ve genetik olarak muhtemelen aynıyız.” demektedir. Slavların bölgeye gelişleri ise M.S. 7. yüzyıla rastlamaktadır. 961’den sonra Bosna’nın Sırbistan’ın diğer bölümlerinden ayrılarak bağımsız siyasi ve coğrafi bir birim olarak kabul edildiği bilinmektedir.
Boşnakların kavni menşeini tarih açıklıkla kaydetmiş değildir. Bu halkın Asya’dan gelmiş ve Slav olmadıkları halde sonradan Slavlaşmış bir boydan olduklarını ileri süren ilim adamlarına rastlanmaktadır. Bu muhtemel soy ayrılığından başka, Sırplarla Boşnakların uzun müddet ayrı yaşamış ve tamamıyla ayrı kültürlerin tesiri altında kalmış bulunmaları, Sırplarla Boşnaklar arasında bir birliğin meydana gelmesini engellemiştir. Kaldı ki Müslüman Boşnaklar, aynı topraklar üstünde yaşadıkları ve aynı soya mensup oldukları Katolik ve Ortodoks Bosnalılara karşı da kendilerini yabancı hissetmeye devam etmektedirler.
Her ne kadar Bosna isminin nereden geldiği bilinmese de çeşitli varsayımlar mevcuttur. Prof. Dr. Muhammed Filipoviç’e göre; ülkenin ismini Bosna nehrinden mi yoksa nehrin mi adını ülkeden aldığı belli değildir; ya da bir Slav boyu bölgeye gelerek ülkeye, nehre ve nehrin çevresinde kurduğu devlete bu ismi vermiş olabilir. Fakat bunda da bir netlik yoktur. Ancak bir gerçek var ki, o da Bosna isminde bir ülke, bir nehir ve bu nehir etrafında kurulmuş bir devletin 9. yüzyıldan itibaren varlığıdır. O günden bugüne bu ülkede yaşayan halka “Boşnyani” denmektedir. Daha sonraları bu isim Boşnaklar ya da Bosnalılar (Boşnyatsi veya Bosantsi) olarak değişmiştir. Boşnaklar en başından beri farklı dinlere mensup, aynı toprağın ve hayatta kalma mücadelesinin birleştiği, aynı kimliğe sahip insanlardır.
Boşnakların etnik ve dini kökenleri ile ilgili en açık olan görüşlerden biri Boşnakları Bogomil olarak kabul eden görüştür. Bogomiller, bağımsız Bosna Devleti 12. yüzyılda Macaristan yönetimine girdikten sonra Romalı Katoliklerin saldırılarına maruz kalan sapkın bir Hristiyan gruptur. Bu tür iddialar Boşnakların Balkanlar’a Osmanlı Devleti vasıtasıyla 15.-17. yüzyıllar arasında geldikleri tezlerinin kabul edilmez olduğunu göstermektedir.
John V. A. Fine adındaki bir araştırmacı, Bosnalı Müslümanların o dönemde inançlarını tam olarak yerine getirmeyen, sapkın olarak nitelendirilebilecek bir Katolik inancına sahip olduğunu düşünmektedir. Bu sava göre, Macaristan, onları bu sapkın inançtan kurtarmak ve Hristiyanlaştırmak için buraya akınlar düzenlemiştir. Boşnaklar ise ayrı bir kilise kurarak buna direnmişlerdir. Fine’a göre bu Bosna Kilisesi’dir. Ancak bu kilise, 15. yüzyılda Osmanlının bölgeyi fethi ile ortan kaldırılmış ve Bosna’da yaşayan Katolik ve Ortodokslar Müslüman olmuşlardır. Bu tez, Boşnak Müslümanların bugünkü Sırp ve Hırvatlar ile aynı kökenden geldiğini iddia etmektedir.
Bir başka görüş, Bosnalı Müslümanların köklerinin İran’a dayandığı ve 6. ve 7. yüzyıllarda Slav göçü ile Balkanlar’a yerleştikleri yönündedir. İlginç olan bir başka görüş ise Boşnakların Kavimler Göçü sırasında Balkanlar’a ulaşan Türk kavimlerinden Peçenekler’e dayandığı yönündedir. Fakat bu konuda yeterli kaynaklar mevcut değildir.
Bosna ve Sancak’taki Boşnakların kimlik oluşumlarında hiç şüphesiz beş asır süren Osmanlı Devleti yönetiminin ayrı bir önemi bulunmaktadır. Osmanlı’nın Bosna’yı fethe başlamadan önce Sancak topraklarına girmesi 1389 Kosova Savaşı’nın birkaç yıl sonrasına denk gelir. Bosna’nın giriş kapısı olarak niteleyebileceğimiz şehir bugünkü Sancak’ın 11 parçasından biri olan Tutin’dir.
Osmanlı yönetimi Bosna ve Sancak’ta önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Bunlardan en önemlisi aşamalı olarak sürdürülen İslamlaşma sürecidir. Balkan akademisyenleri Boşnakların 500 yıllık Osmanlı egemenliği boyunca İslam’a giren güney Slavlarının torunları oldukları konusunda hemfikirdiler. Fakat niçin din değiştirdikleri konusunda farklı fikirdedirler. Osmanlı hakimiyeti boyunca din değiştirme farklı dönemlerde ortaya çıkmış ve yaşandığı yere göre de farklılık arz etmiştir.
Osmanlı hakimiyeti sırasında Boşnak Müslümanların İslam’a geçiş nedenleri ve bu sürecin nasıl yaşandığı, ülkenin tarihiyle ilgili tartışmalarda bugün de hassas bir konu olmaya devam etmektedir. Bazı yazarlar, Boşnak soyluların ekonomik nedenlerle ve imtiyazlarını korumak için İslam’a girdiklerini ileri sürmektedir. Başka bir grup yazar ise; bir tarafta Roma, Hırvatistan ve Macaristan’ın, diğer tarafta Boşnakların bulunduğuna, Katolik ve Bogomil mezheplerinin mensupları arasında çok eskiden beri yaşanan çatışmanın İslamlaşma sürecindeki önemli etkileri olduğuna işaret etmektedir. İslamiyet ile “Bogomillik” arasındaki benzerliklerin bu süreçte önemli bir rol oynadığı üzerinde de durulmaktadır. John Fine, Bosna Kilisesi’nin daha Osmanlı fethinden önce çökmüş ve halkın desteğini kaybetmiş bulunduğuna işaret etmektedir.
Halkın İslam dinini kabulünde, Ortodoks Kilisesi’nin yoğun baskısı altında bile varlığını koruyan Bogomillik öğretisinin yapısından kaynaklanan nedenlerin de büyük etkisi vardır. Osmanlı fetihleriyle birlikte, bölgede Yeniçeriler tarafından kurulan birçok Bektaşi tekkesi, İslam kültürünün ilk şeklini almasını sağlamıştır. Araştırmacılar, Bosna Kilisesi’nin din adamı profili ile Bektaşi dedelik kurumu arasında benzerlik saptamışlardır. Evliya Çelebi de Seyahatnamesi’nde 17. yüzyılda Boşnakların yaşadıkları her büyük yerleşim yerinde bir veya birkaç Bektaşi tekkesinin bulunduğunu söyler.
Osmanlı yönetimi altında yüzyıllar boyunca Arnavutların yanı sıra Bosna ve Sancak’taki birçok Slav da İslam’ı kabul etmiştir. Türkler burada İslam’ı zorla kabul ettirme siyaseti gütmezken Boşnakların heretik geleneğinden dolayı İslam’ın yayılması için uygun bir zemin oluştu. Osmanlı Devleti’nin Bosna ve Sancaklılarla ilişkisi Müslüman olmayanlardan daha farklı bir durum arzediyordu. Bu nedenle Boşnak Müslümanlar dini kimlikleri sayesinde önemli konumlar elde etmişlerdi.
Her ne olursa olsun Osmanlı yönetimi altında şu ya da bu şekilde fatihle fethedilen arasında önemli bir toplumsal ve kültürel ilişki, hatta bütünleşme görüldü. Kırsal kesimde, Türk dervişler ve sipahiler Hristiyan köyleri ziyaret eder ya da oralarda yaşardı, öyle ki bu durum Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında yeni bağların kurulmasını sağladı. Aynı zamanda Osmanlılar cemaatlerin kendi kiliseleri çevresindeki özerkliklerine saygı gösterdiler; bu “millet sistemi” olarak tanınan yöntemdi.
Osmanlılar kendi dinlerini tanıtmanın yanı sıra yönetim biçimi olarak “Millet Sistemi”ni kurdular. Bu sistemde bir millete üyelik ortak dil, toprak, tarih ve etnik kökenle değil dini bağlılıkla belirlenmekteydi.
Osmanlı Devletinde halkın çoğunluğunu, Müslümanlarla birlikte zımmi unsurları (Hristiyan nüfusu) da kapsayan reaya oluşturmuştur. Fiilen daha önce de var olan reaya, 1453 yılından sonra millet sistemi olarak tabir edilen yapıda millet adıyla resmi olarak organize edildi. Bu yapı başlangıçta gayrimüslimler için düşünülmüş olsa da, zamanla Müslüman nüfus için de “Müslüman Milleti” tabiri kullanılmıştır. Boşnak Müslümanlar çeşitli dini inançlara dayanan millet sistemi çerçevesinde Müslüman Milletinin bir parçasını oluşturmuştur. Ulusallık ve dini inancın kavramsal olarak içiçe geçtiği bu sistem çerçevesinde, Osmanlı döneminden sonra da halklar birbirinden ulusal-dini cemaatler olarak farklılaşmıştı. Bu anlamda Sırplar, Hırvatlar ve Müslümanlar üç ana grubu oluşturdular. Sırp ve Hırvatlara kıyasla, dinin oynadığı rol Müslümanlarda çok daha ön plandaydı.
Mc Carthy’nin de belirttiği gibi, Osmanlı döneminde nüfus bilgileri neredeyse yalnızca dini temel alarak işlenmişti. Bu nedenle Osmanlı nüfus sayımı sonuçları Müslüman nüfusun “millî” oluşumu hakkında çok az bilgi vermektedir. Osmanlı’da nüfusun bölünmesinde temel alınan en önemli nokta etnik ya da milli kimlik değil de din unsuruydu. Türklerle aynı dinden oldukları için Müslüman Boşnak halk kendilerine Türk (Turci) dedikleri gibi bazen Türklerden ayırt edilmek amacıyla Boşnak (Bosnalı, Bosnyak) ismini de kullanmışlardır. Özellikle bu sonuncusu 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren giderek yaygınlık kazanmıştır.
Bosna ve Sancaklıların kimlik oluşumlarında “Müslüman” kavramı önemli bir yer tutmaktadır. Ayrıca Balkanlar’daki Müslüman azınlıklara dair tartışmaların önemli bir bölümü de “Müslüman” kavramının kullanılmasıyla alakalıdır. Bu kavramın anlamı ve önemi zamanla değişikliğe uğramıştır. Müslüman kavramı özellikle milli ya da dini bir kimlik ya da her ikisi için birden kullanılmıştır.
Millet sistemi, Bosnalı Müslümanların etnik ve ulusal gelişimini Sırp ve Hırvatlarınkine göre daha fazla etkilemiştir. Bosnalı Müslümanlar bir anlamda, Bosna ve Sancak’ta devleti omuzlayan unsur olarak Osmanlı İmparatorluğu’yla özdeşleşmiştir. Boşnaklar Osmanlı Devleti’ne pek çok sadrazam vermiştir. İmparatorluğun son dönemlerinde diğer dini inançlara sahip topluluklar merkezi iktidara karşı bağımsızlık mücadelesi verirken, Boşnak Müslümanlar kaderlerini Osmanlı İmparatorluğu’yla birleştirmiştir. İmparatorluğun iskan politikası dahilinde bölgeye yerleştirilen Türkler baskılar sonrasında geri döndüklerinde ise Boşnaklar bölgelerinde daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkmışlardır.
Osmanlı’nın bölgeye getirdiği huzur, idari teşkilatın iyi işlediği 1683 tarihine kadar devam etmiştir. Osmanlının Viyana kapılarından geri dönüşüyle birlikte, merkezi otoritede çatlaklar, güvenlik ortamının zayıflamasıyla da huzursuzluklar baş göstermeye başlamıştır. Bu aynı zamanda Müslüman Boşnak tarihinde, fetih dönemi sonrasından Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun ilhakına kadar sürecek olan ikinci dönemin de başlangıcını belirlemektedir. Boşnakların kimlik bilinçlerinin olgunlaşması süreci bu dönemde (17. yüzyılın sonları) başlamıştır.
Boşnaklar 1737’de Avusturyalılar karşısında önemli bir direniş ortaya koydular. Benzer bir şekilde 1769’da Hekimoğlu Ali Paşa komutasında Belgrad’da yeni bir zafer daha elde ettiler. Savaş meydanlarındaki bu müspet sonuçlar Boşnakların kimliklerinin farkına varmalarını sağladı. Travnik’te yapılan Ayanlar Şurası bu fark edilmenin ardından gerçekleşti. 18. ve 19. yüzyılların başlarında Osmanlı evraklarında Boşnak milleti ve kavmi terimleri bulunabilir. Fakat Boşnak ismi için zirve noktası hiç şüphesiz Hüseyin Kapetan Gradaşçeviç’in 1831 tarihli Osmanlı karşıtı ayaklanmasıdır. Bundan sonra Boşnaklar Balkan ve Avrupa sahnesine bir millet olarak çıkmaktadır.
Millet sistemi içerisinde, Bosnalı Müslümanlar kendilerini diğer Müslümanlardan ayırmıştır. Resmi Osmanlı belgelerinde Bosnalı Müslümanlar “Müslümanlar” ifadesinin yanı sıra “Boşnaklar”, “Boşnak taifesi”, “Bosnalı takımı”, “Bosnalı kavmi” gibi ifadelerle de tanımlanmıştır. “Bosnjaci” (Boşnaklar) adı ya da “Bosna halkı” tanımlaması ise Osmanlılara karşı başlatılan ayaklanmanın önderi olan Hüseyin Kapetan Gradaşçeviç’in Avusturyalı makamlara ve Sırbistan Prensi Miloş Obrenoviç’e gönderdiği mektupta kullanılmıştır. Gradaşçeviç, 1831 ayaklanmasındaki avantajlı durumu Boşnakların ulusal sorunlarını çözme noktasında değerlendiremeyerek sadece askeri bir başarı olarak görmüştür. Yeni oluşan sınırlar ise ancak iki sene kadar korunabilmiştir.
İçerisinde Sancak’ı da barındıran Bosna eyaleti İstanbul ve Edirne’den sonra imparatorluğun Avrupa’daki üçüncü büyük İslami merkeziydi. Müslümanların 1683 II. Viyana bozgunu sonrasında başlayan ve her yenilgiyle daha da artan sınır bölgelerinden geri çekilme durumu ve imparatorluğun zayıflaması, Bosna’nın merkezi rolünü güçlendirdi. Bu durum Boşnak kimliğinin yükselişini beraberinde getirdi. Komşu Sırp ve Hırvatların milliyetçi hareketleri Boşnakların siyasi gündemine girmeden önce dahi bölge sakinleri kendilerini Boşnak olarak tarif etmeye devam ettiler.
Boşnak terimi 19. yüzyılda Bosna ve İstanbul’da Osmanlı Türkleri karşısında Sırbo-Hırvatça konuşan Boşnak Müslümanları kastetmek için yaygın olarak kullanılmaktaydı. Boşnakların kendi öz kimlikleri İmparatorluktaki en karmaşık kimliklerden biriydi. Öte yandan Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Müslümanlar, gayrimüslim komşularıyla bir çok ortak kültürel özelliği de paylaşmaktaydı. Mesela Boşnaklar Hristiyan komşularınınkine benzer dilde konuşuyorlardı. Balkan Müslümanları arasında yaygın olan dervişlik sistemi de farklı din ve uygulamaların birleşimine öncülük ediyordu. Bu şekilde Osmanlı fetihlerinden önceki bazı yerel gelenekler hem Hristiyan hem de Müslüman tebaanın dinlerinde sürdürülmüş oldu.
Boşnakların kültürel kimliği tam bir siyasi bilince dönüşmedi çünkü çok küçük bir Müslüman azınlık dışında kendi sınıflarından öteye ulaşamadılar. Devletin gerilemeye başladığı dönemlerde, Bosnalı Müslümanlar, merkeze sadakat yerine vatanseverliğin çıkarlarına daha uygun olduğunu düşündüler. Bu vatanseverlik, Boşnakların kullandığı terminolojide gözlemlenebilir; Boşnak Müslümanlar kendilerini Osmanlı Türklerinden ayırmak için “Bosnjaci” ismini kullanmışlardır. Fakat, bu bilinç onları saldırgan bir milliyetçiliğe yöneltmemiştir. Boşnak Müslümanlarda siyasi milliyetçiliğin görülmemesi, topluluğun tarihinin değişmez bir unsurdur.
Bu şartlar altında ortak dini inanç, Müslümanlara ortak bir siyasi ideolojiyi sunmanın yanı sıra, kültürel birlikteliğin de temelini oluşturdu. Hristiyan komşularla yaşanılan çatışma ve ihtilaflar Boşnakların “Müslümanlık”, Osmanlı idaresine karşı gösterilen direniş ise “Boşnaklık” bilinçlerinin artmasına neden oldu. Bu iki kutuplu mücadele ortamında belli bir kimlik ve dayanışma bilinciyle kendine ait çıkar ve talepleri olan bir Müslüman etnisitesi gelişti. İktisadi ve siyasi olarak bağımlı gayrimüslim köylülerden farklı olarak, Müslüman halk değişik sosyal tabakalardan oluşuyordu: Sipahiler, ulema, çeşitli zümrelerden oluşan kent halkı ve köylüler.
Berlin Kongresi’ne göre Sancak, Bosna vilayeti içerisinde ayrı bir idari birim olarak kabul edilmiştir. Bu bölge, I. Balkan Savaşı’nın sonunda Sırbistan ve Karadağ arasında paylaştırılmıştır. Bu ayırım ile Sancaklı Müslümanların ulusal kimlikleri gözardı edilmiştir. Ancak Sancaklılar, kendilerini Bosnalı Müslüman olarak tanımlamaya devam etmişlerdir. Sancaklılar, Bosna’nın doğusuna yerleşerek Bosnalı olma bilincine dair çok sayıda eser neşretmişlerdir. Sancaklı ve Bosnalı Müslümanlar arasındaki küçük farklılıklar da böylelikle ortadan kalkmıştır.
Avusturya-Macaristan güçlerinin Bosna ve Sancak’a girmesinden hemen sonra yaşanan silahlı çatışmaların yanı sıra, Müslüman toplum içinde gerçekleşen din değiştirme olayları, Müslümanların etnik ve siyasal gelişimine şekil veren önemli bir etken olmuştur. Din değiştirmek işgalden sonra Bosna ve Sancak’ın en hassas konuları arasında sayılıyordu. Aynı dine mensup insanlar kendilerini dayanışma duygusu içinde hissediyor, dolayısıyla inançtan dönme, tüm cemaate karşı yapılan bir ihanet olarak görülüyordu. İşgalden sonra Boşnaklar bu defa Muhammedan olarak adlandırılmaya başlandılar. Ancak bu adlandırma sadece resmi kayıtlarda kaldı ve halk arasında isimleri yine Boşnak veya Türk olarak kullanılmaya devam etti.
Boşnaklar kendilerini Osmanlı siyasi sisteminin Hristiyan bir devlet içindeki ayrılmaz parçaları olarak görüyorlardı. Bu nedenle Avusturya-Macaristan hükümetine muhalefetlerini devam ettirdiler. Bu durum Bosna’nın ilhak edildiği ve Sancak’ın tekrar Osmanlı idaresine bırakıldığı 1909’a kadar devam etti. Bu tarihte Boşnaklara otonomi verilmesi Boşnak muhalefetini ortadan kaldırdı.
“Bosna milleti” politikasının hazırlığı daha öncelere dayansa da, Avusturya Macaristan işgalinden ancak 10 yıl sonra somut bir şekil aldı ve sonrasında doğrudan ve açık şekilde uygulandı. 10 yıllık hazırlık dönemi boyunca Avusturya-Macaristan Hükümeti Boşnaklar için “naş narod” (halkımız) ifadesini kullandı. Ülke halkı “Boşnak” olarak nitelendiriliyor ve bu, halkı sadece Sırp ya da Hırvat olarak tanımlamanın imkansız olduğu düşüncesine dayandırılıyordu. Böyle bir çaba her iki tarafın da direnişiyle karşılaşacaktı. Avusturya-Macaristan Devleti Ortak Maliye Bakanı Benjamin Kallay’a göre, halk kendini o şekilde tanımladığı ve bu ad tarihsel açıdan da bir geleneğe sahip olduğu için halka “Bosnalı” denmeliydi. Araştırmacı Gaston Gravier bir makalesinde Osmanlı idaresinin son dönemindeki, Sancak üzerine şunları söylemekteydi:
“Pestor-Rozaj bölgesi, yani uç güneydoğu hariç, Sancak’ın nüfusu hep bir ırktan müteşekkildir ve bu Balkan ülkesinde etnik birliğe çok önem verilmektedir. Sırp tipinde ve dilinde olduğu gibi, kan yönünden de Bosna gibi, bir taraftan Müslümanlar diğer taraftan Ortodoks Hristiyanlar olmak üzere (Katolikler için bu daha az geçerlidir) tamamen farklı parçalara ayrılmıştır. Bir taraf kendine Türk derken, ötekiler Sırp demekte; bir taraf Bosna dilini konuştuğunu söylerken, ötekiler Sırpça konuşmaktadır. Müslümanlar ekilebilir toprakların hemen hemen tümünün sahibidirler, Hristiyanlar onlara kira ödemekteler. Müslümanlar tercihen şehirlerde oturmakta, Hristiyanlar genellikle taşralı olarak kalmaktadırlar. Bu arada Sancak’ın doğusunda olanın aksine, Hristiyanları Müslümanlardan ayırmak, özellikle Lim’in solunda, genellikle çok zordur, çünkü her ikisi de neredeyse birbirinin aynı kıyafetleri giymektedirler. Sadece yürüyüş şekillerinden ve oturdukları yerlerden ayırt edilebilmektedirler. Dahası, muhtemelen Avrupa Türkiye’sinin hiçbirinin olmadığı kadar fanatik olmalarına ve yine muhtemelen “vlah” için küçümseme ve antipatiyle dolu olmalarına rağmen, Sultanın dini otoritesine duydukları saygı hariç, kendi ırklarından olmayan birince işgal edilmiş bütün ara otoritelere karşı güvensizlik ve antipati duymakta; kapılarına kadar dayanıp bölgelerini ele geçiren komşularına derin bir kin ve nefret beslemektedirler.”
Müslümanların, diğer bir dine mensup Sırplardan başka bir şey olmadıklarına dair Sırp iddiası, işgalden 10 yıl sonra giderek daha yüksek bir sesle dile getirilmeye başlandı. Sırp edebiyatının babası Vuk Karadziç kaynaklı olan bu düşüncenin işgalden önce de Sırp aydınları arasında taraftarları bulunuyordu. Sırp aydınları, Hırvat ve Müslümanların yavaş yavaş doğru bir bilince, “yani Sırp ulusal bilincine” sahip olacaklarına inanıyorlardı. Sırp milliyetçiliğinin bu yükselişi Müslümanlar arasındaki dayanışmayı artırıyordu. Müslümanlar, varlıklarının en büyük teminatı olarak gördükleri dinlerine daha bir ihtimam gösteriyorlardı. Müslümanlar, Sırp milliyetçiliğinin her türlü kazanımının kendi aleyhlerine olacağına inanıyorlardı. Sırp milliyetçiliğinin güçlenmesi, Hırvatlar üzerinde Müslümanlarınkinden biraz daha farklı bir etki gösteriyor ve misilleme olarak “Büyük Hırvatistan düşüncesi” eğilimlerini güçlendiriyordu.
Osmanlı’nın Balkanlar’dan geri çekilmesinin ardından, bölgede kalan Müslümanların kimliği üzerinde yürütülen tartışmalar günümüze dek devam etmiştir. Yabancı kaynaklarda Müslümanlar genel olarak Osmanlı döneminde zorla İslamlaştırılmış Slav kökenliler olarak tanıtılmaktaydı. Günümüzün Balkanlar’ında yaşayan Müslümanlar ise genel olarak etnik azınlık değil, dini azınlık muamelesi görmektedir. Bunun sebebi, Hristiyan çoğunluğa sahip olan bölge devletlerinin, Müslüman azınlığı kendi milletlerinin kökenlerine dayandırmalarıdır. Bu anlamda Boşnaklar Hırvatlara göre Hırvat kökenli, Sırplara göre ise Sırp kökenlidir. Sırp milliyetçileri sadece Boşnakları değil, Karadağlıları da komünist dönemin "uyduruk milleti" olarak görmektedir. Aslında Sırp ve Hırvatların Müslüman Boşnaklara karşı bu tarz bakışlarına tezat bir şekilde, 1912 senesine kadar Sancak Müslümanları “Boşnak” olarak adlandırılmaktaydı. Hatta Sırp yazarlar eserlerinde Boşnaklardan sıkça bahsetmekteydiler. Boşnak entelektüellerin Sancak’ta edebiyat ve siyasi alanda bıraktığı izler de Boşnak kimliği açısından değerli çalışmalardı.
1914’teki Osmanlı-Sırp Anlaşması’nda Boşnakların etnik, dini ve kültürel haklarından hiç söz edilmediğinden onların hakları garantiye alınmamıştı. 1 Aralık 1918’de kurulan yeni devletin adından da anlaşılacağı gibi, Sırp-Sloven ve Hırvat Krallığı, Boşnak Müslümanları kimliklerini saptamada mecburi bir seçime itiyordu; ya Sırp milletinden ya Hırvat milletinden yana olmak! Rejim Sırpların, Slovenlerin ve Hırvatların dışındaki halkların kimliğini (yani Makedonların, Karadağlıların, Boşnakların, Arnavutların) yadsıyordu. Birinci Yugoslavya kısa sürede her türlü federalist projeye karşı çıkan merkeziyetçi ve diktatoryal bir Sırp monarşisinin egemenliğine geçmişti... Bu devlette Sırplar Müslümanların varlığını bile kabul etmemiş, milli kimliklerini tanımamışlardı. İslam, Sırplığın tarihteki en büyük düşmanı olan Osmanlı’nın hatırasıydı ve bu kimliğe sahip olan Boşnaklar, o en büyük düşmanın birer uzantısı olarak görülüyorlardı. Belgrad’da işte bu nedenle “Müslümanlar Sorunu”nun katliam yoluyla çözülmesi yönünde fikir jimnastikleri sıkça yapılıyordu. Bu ortamda Müslümanlara sessiz bir biçimde dinlerini ve kimliklerini korumaktan başka yapacak bir şey kalmıyordu. Şubat 1919’da kurulan Yugoslavya Müslüman Örgütü (JMO) ve onun dirayetli lideri Mehmet Spaho ve arkadaşları 1940’lı yıllara kadar sürecek olan bu fırtına öncesi dönemde ellerinden geleni yaptılar.(DEWAMI ASAGIDA)
Parti yönetimi Yugoslavlık politikası sayesinde, Sırp ya da Hırvat olduklarını beyan eden bazı kişi ve siyasi çevreleri de parti içinde birleştirerek Boşnaklar arasındaki olası bir parçalanmayı engelleyebilmişti. JMO net bir ulusal çizgi izlememesine rağmen, kendi tarihleri, gelenekleri, kültürel ve sosyal özellikleriyle ayırt edici niteliklerini vurgulayarak, Boşnakların ulusal bilinçlerinin gelişmesine önemli katkılarda bulundu. Boşnaklar, Sırp ve Hırvat milliyetlerine tabi olmayı kabul etmiyor ve Yugoslavlık adı altında benliklerini devam ettirmeye çalışıyorlardı.
Müslümanlar II. Dünya Savaşı’ndan sonra zorla Bağımsız Hırvatistan Devleti’ne dahil edildiler. Hırvatlar, Müslümanları “saf Hırvat” olarak kabul ettiler. Hırvat milliyetçilere göre, Boşnak sorununu çözmenin yolu onları Hırvat olarak kabul etmekti. Bu nedenle, İslam bir Hırvat dini olarak kabul gördü. Hatta, Hırvatlar, Müslümanlara, eğitim alanında, kültürel ve dini faaliyetlerde daha geniş haklar vermeye hazırlanıyorlardı. Ancak Müslümanlar, bu şekilde tanımlanmaktan hoşnut değildiler.
II. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde, Nisan 1945’te, Boşnaklar Yugoslavya Federe Devleti’ne katıldılar. Müslüman Boşnaklar için bu katılım, tarihi bir dönüm noktası oldu. Eski yapılarını terk ederek komşuları ile komünist Yugoslavya’ya entegre olacaklardı. Hırvatlar ve Sırplarla bütünleşerek yeni bir millet haline geleceklerdi, yani “Yugolaşacaklar”dı.
Boşnakların entegrasyon sürecinde değinilmesi gereken en önemli konulardan birisi, Yugoslavya’yı oluşturan milletler arasında görülen karma evliliklerdi. Yeni bir millet oluşturmada önemli bir etken olan bu tür evliliklerin, Bosna-Hersek’teki oranları ise 1987-1988’lerde %12’lere çıkmıştı. Fakat Bosna’dan farklı olarak Sancaklıların gayrimüslimlerle evlilik oranları oldukça düşüktür.
Boşnakların “Yugoslavlaştırılması”nda başvurulan ikinci yöntem, oluşturulan sistem içerisinde gerek eğitim gerekse kültür alanında tahrifat yapılmasıydı. Boşnak toplumu içerisinde varolan ve nesilden nesile aktarılan tarihi ve dini değerleri tahrif edebilmek için, bunları hafife alan, küçümseyen ve artık geçerli olmadığı yönünde bilgilerin verildiği dersler okullarda, yıllarca okutuldu.
II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonraki ilk Komünist Parti Kongresi’nde, “Bosna’nın Sırbistan ve Hırvatistan arasında bölünemeyeceği; bunun nedeninin de Sırplar ve Hırvatların ülke çapında iç içe birlikte yaşamaları kadar, ulusal kimlikleri konusunda henüz bir karara varmamış olan Müslümanların da aynı topraklar üzerinde yaşamakta olduğu” belirtilmişti. Burada sözü edilen “ulusal kimlikler konusunda bir karara varmak”, kendilerini Sırp ya da Hırvat olarak tanımlamak konusunda bir karara varmak anlamında kullanılmıştı. Parti üyelerine, kendilerinin bu ikisinden biri olduğunu açıklamaları konusunda baskı yapılmaktaydı.
1948’de Boşnaklar üç kategoride sayılarak kaydedilmişlerdi: Bunlar ya Müslüman Sırp, ya Müslüman Hırvat ya da milletini açıklamak istemeyen Müslüman şeklindeydi. 1948’deki nüfus sayımında Boşnakların %90’ı üçüncü kategoride, yani milletini açıklamak istemeye Müslüman adıyla kaydolmuşlardı. 1953 yılında yapılan bir sonraki nüfus sayımından da benzer bir netice çıktı. Bu kez, benimsenen resmi politika, bir “Yugoslavcılık” ruhunun gelişimini teşvik etmekti. Sayımdaki “Müslüman” kategorisi bütünüyle çıkarıldı; fakat insanlar “ulus beyan etmemiş Yugoslav” olarak kendilerini kütüğe yazdırabiliyorlardı. 1960 ve sonrasında ise Hırvat ve Sırpların Boşnak Müslümanları kendilerinden göstererek nüfuslarını yüksek tutma çabaları Tito’nun Yugoslavlar ve Sırplar arasındaki rekabeti sona erdirme çabaları şeklinde karşılık buldu. Önceden birbirleri ile çatışan grupların huzur ve refah içerisinde birlikte yaşayabilmeleri ve “yeni bir Yugoslavya yaratmak” Tito’nun rüyası idi.
1961 seçimlerinden sonra Müslüman Boşnaklara etnik anlamda “Müslümanlar” denmeye başlandı. Bu hakkın verilmesindeki amaç Müslümanların istikrar sağlayıcı bir unsur olarak görülmesiydi. 1965 yılında gerçekleştirilen Bosna Komünistleri Cemiyeti’nde yapılacak görevli seçimleri için hazırlanan belgelerde, insanlar Sırp, Hırvat veya Müslüman olarak kaydedilmişlerdi. Buna karşın, Müslümanlara bir millet sıfatı verilmesi henüz gerçekleşmemişti. Bir grup öğretim görevlisi ve devlet yetkilisi büyük harf “M” için, bir başka deyişle dini anlamda kullanılan “müslüman” sözcüğünden çok, bir milletin mensubu anlamındaki terim olan “Müslüman” sözcüğü için mücadele etmeyi sürdürdü. Profesör Filipoviç’i, 1967’de ihraç eden Komünist Partisi içinde buna karşı bir direniş oldu. Ancak, aşağıdaki beyanatı içeren bir tebliğin çıkarıldığı, Bosna Merkez Komitesi’nin Mayıs 1968 tarihli bir toplantısında başarı sağlandı: “Ulusal bakış açısından Müslümanların Sırp veya Hırvat olarak adlandırıldığı o ilk dönemlerden beri yaşanan tecrübeler, değişik baskı şekillerinin verdiği zararı göstermiştir. Mevcut sosyalist uygulama, Müslümanların ayrı bir millet olarak kabul etmektedir.” Bu önemli kararın yanısıra Yugoslavya’nın “Bağlantısızlar”a üyeliği, örgüt içinde bulunan Müslüman ülkelerin varlığı nedeniyle Müslüman unsurlara karşı bir yumuşama da getirmişti. Hatta Yugoslavya İslam Birliği yetkilileri zaman zaman çeşitli uluslar arası konferanslara katılmayı da başarmışlardı.
Milliyetler sorununun Stalinist bir anlayışla yorumlanması; Müslüman nüfusun çoğunluğunun savaş sırasındaki pasif tutumu ve Büyük Sırbistan emelleri, yönetimin Müslümanlara karşı sergilediği tutumun en önemli nedenlerini oluşturuyordu. 1960’lı yıllarla birlikte Yugoslav Komünistler Birliği, Yugoslavlık anlayışından uzaklaşmaya başladı. 1968 yılında ise Müslümanlar, Bosna parti liderliği tarafından “Ulusal anlamda Müslümanlar” olarak tanındı.
Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Makedonlar, Karadağlılar cumhuriyetin kurucu milli unsurları sayılmışken, Makedonyalılar ve Karadağlılardan yüksek, Slovenlerle aşağı yukarı aynı nüfusa sahip bulunan Arnavutlara ve Müslüman Boşnaklara “kurucu millet” statüsünün tanınmaması kasıtlı bir tutumdu. Slav olmayan azınlık halklar (Macarlar, Ulahlar, Türkler, Almanlar, Çingeneler) cumhuriyetin “esas sahipleri”nden sayılmadıkları telakkisine zaten sahiptiler. Sosyalist Yugoslavya’da gerek Müslüman toplumun gerekse İslamiyetin üzerinde 1960’lara dek baskı vardı. Müslüman kimliği yok sayılıyordu. Boşnaklar ancak 1971 tarihli nüfus sayımında Müslüman bir ulus olarak kabul edildiler. Bundan sonra Boşnaklar 1974 Anayasası’nda, kendisini oluşturan üç halkın (her biri anayasayla eşit etnik-ulusal statüye sahip Sırp, Hırvat ve Müslüman halkların) devleti olarak tanımlanarak siyasal bir cumhuriyet statüsü kazandılar. Son olarak Boşnaklar 1987 Anayasası’nda da bir ulus olarak tanımlandılar.
Bahsedilmesi gereken diğer gelişmelerden biri de Aliya İzzetbegoviç’in “İslam Beyannamesi”ni ilan etmesiydi. Beyannameyi takip eden yıllarda Aliya İzzetbegoviç ve 12 arkadaşı 14 yıl hapse mahkum edildiler ve mahkumiyetleri 1989’a kadar sürdü. Yayınlanan Beyanname’nin önemi ise, “Müslümanların İslam’a dönüşünü va’z edip, İslam’ı hayatın her alanına, birey, aile ve topluma hakim kılmaktan söz edişiyle; 1960’lı yıllarda uluslar arası İslamcı düşünceyi ve literatürü kaplayan yeniden Müslümanlaşma sürecinin bir versiyonu” olmasıydı. Örnek bir İslam toplumunun ve sistemi’nin kurulmasının gereğine işaret eden İzzetbegoviç, şu tespitlerde de bulunmaktaydı; “Böylece bir sistem aynı zamanda din ile bilim, siyaset ile ahlak, birey ile toplum, maddiyat ile maneviyat arasındaki ilişkinin doğrulanması olacaktır.” Bu fikirler şüphesiz Bosna ve Sancak’ta ciddi taraftar buluyor ve Boşnak kimliğinin yeniden uyanışına ve 1990’lı yıllara yeniden damgasını vuracak Aliya İzzetbegoviç’in geniş kitlelerce tanınmasına olanak sağlıyordu.
Komünizmin çöküşüyle 1990’lı yılların başında dini azınlık muamelesi gören Balkanlar’daki Müslüman topluluklar, etnik kimliklerini ön plana çıkarmak için daha uygun bir ortam buldular. Ve bu topluluklardan bir kısmı, daha önce tanınmış mevcut bir kimliğe ait olduklarını deklare ettiler.
Ekim 1993’te Tüm Boşnaklar Meclisi’nde (Sveboşnjacki Sabor) yapılan görüşmeler sırasında “Boşnaklık” kavramı, Boşnak halkının ulusal kimliği olarak tanındı. Bir nevi danışma organı işlevi gören bu halk meclisinde, özellikle “Boşnaklık” kavramına yakınlık duyan siyasetçi, sanatçı ve din adamlarından oluşan 349 delege yer aldı. Bu meclis Muhammet Filipoviç tarafından vurgulandığı üzere “Boşnak” isminin resmen kullanıldığı ilk meclis oldu. Hükümet partisi olan SDA ile Boşnak ifadesinin esas savunucuları arasında bu konuda sağlanan uzlaşmayla, yalnızca mevcut şartlar altında milliyet sorununa bir çözüm bulunmuş olmuyor, aynı zamanda Müslüman siyasilerin birbirleriyle barışması sağlanıyordu. Medyada ise Müslüman Boşnakları tanımlamak için eskiden olduğu gibi hem Müslüman hem de Boşnak adları ya da “Müslüman Boşnak” olarak ikisi birlikte kullanılmaya devam etti. Bu konuda bir adım daha atılarak Bosna Cumhuriyeti Meclisi’nin 30 Mart 1994 tarihli oturumunda, ulusal tanımlama olarak Bosna-Hersek Anayasası’ndaki “Müslüman” tanımının “Boşnak” tanımıyla değiştirilmesine karar verildi.
Son olarak bölgedeki Müslümanların bir kısmının komünizmin yıkılmasından sonra da dini kimliği ön planda tutmaya ve kendini sadece "Müslüman" olarak tanıtmaya devam ettiğini belirtmek gerekir. Örneğin Sancak bölgesindeki bazı Boşnakların, "Boşnak" adının sadece Bosna-Hersek sınırları içerisinde yaşayan Müslümanlara özgü olduğunu düşünerek kendilerini eskisi gibi "Müslüman" olarak tanımlamayı tercih ettiklerini görmek mümkündür. Burada İslam hem milli hem de dini kimlik olarak algılanmaktadır. Sancak’taki bazı Boşnaklar ise (Boşnak) ismini fazlaca tartışmadan kabul etmişlerdi.
Sosyolog Aida Coroviç, “Müslümanların büyük bölümü “Boşnak" terimini kullanıyorlar çünkü bu terim çok uzun bir süredir kullanılmaktadır- pratikte, II. Dünya Savaşı’ndan önce ve savaş süresince kendini Bosnalı olarak nitelendiren Sancaklı, Bosnalı, Makedonyalı Müslümanlar tarafından. Bugün Türkiye’de ve Kosova’da, Boşnak mahallelerinin olduğu bölgeler var. Bunlar Bosnalı değil, II. Dünya Savaşı’ndan önce Sancak’tan gelmiş Müslümanlardır. Bunlar kendilerini I. Dünya Savaşı’ndan önce dahi Boşnak olarak nitelendiriyorlardı. Fakat terim iki savaş arasında kullanılmamaya başlanmıştır” demekteydi.
Eski Yugoslavya’daki birçok Müslüman, Boşnaklar için Titocu bir terim olan “Müslüman” ifadesinin kullanılmasının sorunlu olduğunu düşünmektedir. Çünkü terim hem dini inancı, hem de milli kimliği ifade etmektedir. Boşnak Müslümanlar bu sorunu kendileri için bir Boşnak kimliği ve Sırpça-Hırvatça ile Türkçe kökenli birçok kelime, yerel deyim ve Bosna’yla Sancak’a özgü genizden çıkan ifadelerden oluşan bir dil oluşturarak çözmüşlerdir.
Sancak Demokratik Parti Başkanı Rasim Layiç, Sancak’lı Müslümanlar için “Boşnak” terimini “tam bir tanım” olarak görmekte ve bu terimin kullanılmasını desteklemektedir. Layiç şöyle demektedir: “Etnik, kültürel ve diğer özellikler bakımından Boşnak etnik grubuna aidiz. Bu özellikleri, birlikte yaşadığımız diğer etnik kültürlerle daha da geliştirmek niyetindeyiz. Bu gruba ait olmakla birlikte aynı zamanda Sırp ve Karadağ toplumlarına da aidiz. Ekonomik açıdan ve diğer açılardan geleceğimiz bu bölgeye bağlı. Biz Sancaklı Boşnaklar, başka bir devletin topraklarını ya da başka bir anavatanı istemiyoruz.”
Aida Coroviç, Boşnak kimliğinin hala oluşum aşamasında olduğunu ifade etmiştir: “Maalesef, Müslümanların ya da Boşnakların millet olarak oluşumlarını tamamlamaları 50 veya 100 yıl alacak tarihi bir süreçtir. Fakat bu süreç yarı yolda kesintiye uğratılmış ve Sancaklı Boşnaklar ne buraya, ne oraya ait olamayacak şekilde dışarıda bırakılmışlardır. Bu durum, hem Sırbistan’daki hem de Bosna’daki siyasilerin uzlaşarak bulacakları bir çözümü gerektirmektedir. Bu oldukça hassas bir sorundur ve muhtemelen Bosna’daki Boşnak yetkililer bir çeşit bölücülükten ya da Sancak’ın ilhakından korkmaktalar. Ve yine, maalesef Sırp tarafı, bakanların tavsiyelerine ve kanunların varlığına rağmen azınlık haklarının tanınmasıyla ilgili süreçler üzerinde aşırı derecede tartışmacı bir üsluba sahipler. Bir çok müzakere gerçekleştirilmesine rağmen özde çok az değişiklik olmuştur.”
Sırbistan’da 2002 Nisan ayında bir nüfus sayımı yapılmış, fakat devlet ya da yerel yönetimler için etnik yapıya yönelik hiçbir veri açıklanmamıştır. Boşnak siyasetçiler Müslümanları kendilerini Boşnak olarak kaydettirmeye ikna etmek için oldukça çaba harcamışlar, ancak Sancak’ın Sırbistan’da kalan bölgesinde başarılı olmalarına rağmen Karadağ kısmı için aynı şeyleri söylemek mümkün olamamıştır. Karadağ’da yaşayan Müslümanların etnik kimlikleri, Plav, Gusinye ve Bar çevresinde yaşayan Sırpça konuşan asimile olmuş Arnavutlar sebebiyle daha da karmaşıktır. Bu Müslümanların çoğu kendisini Boşnak olarak değil, Müslüman ya da Müslüman İlliryan Slav olarak görmektedir. Bu durum Sancak’ın Karadağ kısmında kimlik meselesini daha da karmaşık hale getirmektedir.
Eski Yugoslavya Cumhurbaşkanı Kostunitsa, dönemin Azınlıklardan Sorumlu Sancaklı Bakanı Rasim Layiç ile görüşmesinde Yugoslavya sınırları içerisindeki Boşnakların etnik kimlik isimleriyle ilgili olarak Müslüman ismi yerine Boşnak isminin kullanılmasının kabul edildiğini belirtmiş ve böylece Boşnak milli kimliğinin tanınmasının Sırp yönetimince de kabul edildiği, 21 Ocak 2003 tarihli Yugoslav basınında deklare edilmiştir. Bu durum Sancaklı Boşnaklar dahil Yugoslavya’daki tüm Boşnaklar için geçerlidir.
KİMLİK BİLİNCİNİ PEKİŞTİREN UNSURLAR
Her ne kadar Bosna isminin nereden geldiği bilinmese de çeşitli varsayımlar mevcuttur. Prof. Dr. Muhammed Filipoviç’e göre; ülkenin ismini Bosna nehrinden mi yoksa nehrin mi adını ülkeden aldığı belli değildir; ya da bir Slav boyu bölgeye gelerek ülkeye, nehre ve nehrin çevresinde kurduğu devlete bu ismi vermiş olabilir. Fakat bunda da bir netlik yoktur. Ancak bir gerçek var ki, o da Bosna isminde bir ülke, bir nehir ve bu nehir etrafında kurulmuş bir devletin 9. yüzyıldan itibaren varlığıdır. O günden bugüne bu ülkede yaşayan halka “Boşnyani” denmektedir. Daha sonraları bu isim Boşnaklar ya da Bosnalılar (Boşnyatsi veya Bosantsi) olarak değişmiştir. Boşnaklar en başından beri farklı dinlere mensup, aynı toprağın ve hayatta kalma mücadelesinin birleştiği, aynı kimliğe sahip insanlardır.
(DEWAMI ASAGIDA)
Bilindiği üzere o toprakların en kadimi ve yerlisi İlirlerdir, ''Bosna'' eski ilircede(Arnavutçada) ''tuz'' anlamına gelmektedir. Bosna çoğrafyasında yaşamış İlir kabileleri(fisleri) şunlardır, Dalmaçyalılar(Dalmatet),Ardianlar(Ardianet) ve Autariatet'lerdir, bu Fisler dahi kendi aralarında burdaki tuz madenleri için savaşmışlardır.
Bazı milletler yaşadığı yere kendi ismini verir, bazı milletler ise yaşadığı yerin ismini alırlar.Sanırım sizler yaşadığınız yerin ismini almışsınız.
Ardianet (Ardianlar- Ardiaei)
Shkodra gölünün kuzey batı tarafında Rizon dan Narenta(Neretva) nehrine kadar uzanan bir İlir sülalesi Ardianlar ilk defa M.Ö 4.yy(300 000 prospelatë para karşılığı birisinin tarlasında çalışanlar) toprak sahiplerine bağlı çiftçilik yapan ve sonrada iyi birer denizci olarak anılırlar .M.Ö 3. yy da Keltlere karşı savaştılar Keltlerin gelmesiyle sonuçta Adriatik üzerinde (karadağ kıyısı) yerleşmek zorunda bırakıldılar. Eski coğrafyacı Strabo, en güçlü üç kabileden biri olarak Ardiaei’yi sayar – diğer ikisi ise Autariatae ve Dardani’dir.
M.Ö 168 e kadar İlir kralığına bağlı idiler Ardinların gücü, M.Ö. 3. yy a kadar yükselir ve korsanlık nedeniyle Romalılar ve müttefikleri Makedonlar ile çatışma içine girer ve bağlı bulundukları İlirya kralığında MÖ 168’de yenilirler.Roma imparatorluğu İlirya krallığına son verdikten sonra M.Ö135 te Romalılar tarafından işgal edildiler 44-43 ve 35 33 yıllarında ayaklanmalar çıkardıkları için
Daha sonra Romalılar Ardianları deniz kıyılarından dağlık bölgelere sürdüler isimleri en son m.ö 1 yy da küçük kabileler halinde tekrar anılır .eski tarihçi Arrian, Autariatae’nin İlirya üzerine yürüyen Büyük İskender’in ordusuna bir saldırı planladığını bildirir. Merkezi Bosna/Sırbistan sınırında yerleşmiş olan Autariatae’yi Strabo, İliryalıların en güçlüsü olarak ifade eder. Ardinlar bu kabile ile tuz madenleri için savaştı ve onlar tarafından etkili şekilde yenildi.
Kaynak== http://www.arnavutum.com/modules.php...owpage&pid=181
vBulletin v4.0.0, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.